banner583
banner661

Maraş; narsizmin tavan yaptığı harabe…


Hasan KAHVECİOĞLU

Hasan KAHVECİOĞLU

Okunma 19 Ekim 2021, 12:48

Hafta sonu; ben de Maraş’ı gezdim…

Müthiş kalabalıktı…

Giriş kapısının önünde, dev otobüslerden inen meraklı “turist”ler, kapıdaki “turnike”den bircik bircik geçerek “öldürülmüş şehir”e akın ediyordu…

Belli ki bu turnike; yıkılmış, yağmalanmış kente kaç kişi girdiğini kayıt altına almak içindi…

Etraf cıvıl cıvıldı…

Polislerin ite kaka açtığı “alaturka” demir kapının önü adeta bir köy panayırını andırıyordu…

Özellikle gençler, bu öldürülmüş kenti büyük bir merak içinde izliyordu…

Kapıyı geçer geçmez sol taraftaki “bisiklet parkı”ndaki yüzlerce bisiklet ise Maraş turu yapmak isteyenler için hazırda bekliyordu…

Bisiklete atlıyor, araç trafiğinin bulunmadığı geniş caddede dilediğin gibi pedal çeviriyorsun…

Sağında solunda harabeler…

Oralardaki “eski yaşamlar” bisiklet tutkusunun rüzgârında buharlaşmış gibi görünüyordu…

Ünlü gazeteci Banu Güven; Demokratia caddesinde ilerlerken, gençleri durdurup sordu:

-Neler hissediyorsunuz?

Neler hissedecekler sevgili Banu… Onlar bu topraklara savaş sonrası geldiler… Burasını “savaşla elde ettiğimiz toprak” olarak görüyorlar…

Belki de kimse onlara “şehir”lerin bir başına, yalnızca binalarıyla, yapılarıyla bir anlam ifade etmediğini anlatmamıştır…

Belki de kimse onlara “buralarda bir zamanlar insanlar yaşıyordu” dememiştir…

Ancak Maraş’ın geçmişini bilen, orada çocukluğunu, gençliğini geçiren Anna Marangu; etrafındaki 40’a yakın uluslararası tanınmış gazeteciye “anı”larını aktarırken, yıllardır çektiği “acılar”ın bembeyaz saçlarını diken diken ettiğini hissediyordum…

Ya da en azından bana öyle geliyordu…

Gazeteci Işın Eliçin, Anna’yı dinlerken yüzümde oluşan ifadeyi ilk fark eden kişiydi ve bana arkadan sarılarak “Hasan, şu anda neler hissediyorsun?” diye sordu…

“Anna’yı anlamak için, onun çektiği acıları yaşamak gerek” dedim, hiç tereddüt etmeden…

Ben de, Türklerle Rumların birlikte yaşadıkları karma bir köyden, bir gece ansızın ailemle birlikte kaçmak zorunda kalmıştım…

Yıllarca “göçmen” olarak yaşarken, bir gün herhalde köyümüze geri döneriz diye hayaller kuruyordum…

Tıpkı Maraş’a aşık olan Anna gibi, tıpkı kızkardeşi rahmetli Niki gibi…

Ne biz köyümüze geri dönebildik, ne de Maraş’ın sakinleri…

Demokratia caddesinde sağlı sollu harabelerin içinden geçerken bazılarının “Onlar da bize yaptı” dediklerini duyarak ilerliyoruz…

Evet… Çok doğru… Onlar bize, biz de onlara yaptık…

Evlerini yıktık, kapısını penceresini çaldık, klimasını söktük, bankalardaki paraları, altınları kaçırdık…

Bunlar; “normal” bir insanın kabul edebileceği, hoş görebileceği şeyler değil…

Ama yaptık…

İşte ispatı… İşte Maraş…

Birileri bu yaptıklarımızı görmüyorsa, inanmıyorsa gelsin Maraş’a gözleri ile görsün…

Hatta onlarca katlı binaların üst katlarından “ganimetlenen” eşyaların oralardan nasıl indirildiğini hesaplayıp dursun…

“Vay be… Biz ne imişiz be abi” diyen hayret dolu bakışlarla kendi “milletinin” yaptıklarını anlamaya çalışanları bir süre izlesin…

Kentin bulvarlarından birinde, kaldırımlara sonradan yerleştirilmiş bahçe mobilyalarında oturan yaşlı kadına yaklaşan bir kadın gazetecinin sohbetine odaklandım bir ara…

Kadın gazeteci soruyor:

-Efendim, diyor… Siz nerelisiniz?

-Biz buranın yerlisiyiz evladım, diyor yaşlı kadın…

-Kıbrıs’ın neresindensiniz? Hangi köyden?

-Adana’dan, diyor kadın… Buraya geleli neredeyse yarım asır oluyor. Kendini “Kıbrıslı” sayıyor doğal olarak…

Bir kadın, önümü kesiyor… Mimarmış… Beni tanımış…

-Kedi kakasını yaptıktan sonra, ayağıyla toprağı kazıyarak üzerini örtüyor…

Biz, neden bu “eserimizi” herkes gelsin, görsün istiyoruz? diye soruyor…

İşte milyonlarca eşdeğer puanı değerinde bir baraj sorusu…

Bunu yanıtlamadıkça; savaş nedir, intikam nedir, insanlık nedir asla anlayamazsınız…

Maraş’ın açılan bölümünde, bir de park düzenlemesi yapılmış… Etraftaki yıkıntıların ortasında oturup çayınızı içmeniz mümkün…

Karşıda bir Rum okulunun harabeye dönmüş yıkıntısı duruyor… Girişinin üzerinde mavi boyayla okulun adı yazıyordu…

Oyularak yazılmış Rumca yazılar, ince bir tahta kaplama ile örtülmüş, önüne de kocaman bir Türk, bir de KKTC bayrağı asılmış…

Park’ta biranı sipariş ediyorsun; karşında tahrip edilmiş Rum okulu ve iki kocaman bayrakla örtülenmiş bir gerçek…

“İşte biz böyle yaparız adamı abi” diyerek “narsistik” duygularına tavan yaptırman için hazırlanmış harika bir mizansen…

Diyelim ki, Maraş’ta gezinirken “namaz” vaktin geldi… Caddeyi yukarıya çık, bisikletini duvara daya, ayakkabılarını çıkar ve pahalı halılarla döşenmiş “Bilal Ağa Mescidi”nden içeriye gir…

Orada seni hem Vakıflar’dan, hem de Din İşleri’nden görevliler karşılayacak…

Kantara Kalesi’ni hafta sonu gezemezsin ama, burada durum öyle değil…

Vatandaş’ın Maraş’la ilgili her türlü “ihtiyacı” karşılanmış…

Gerçekten bir “müze”ye ihtiyacımız vardı… Yarım asır geçti Lefkoşa’ya bir arkeoloji müzesi yapamadık…

Ama “utancımızı” sergileyecek, narsizmimizi kamçılayacak, insanlığımızı sorgulayacak, bizi dünyaya her gün her saat rezil edecek bir işi başardık…

Maraş’ı; bir gün kendi kendimize soktuğumuz bir “bıçağa” dönüştürebileceğimizi kimse hayal bile edemiyordu…

Ama oldu… Tanrı, bekledi bekledi ve sonunda şaşırttı… Kimleri?

Ona herkesten çok inandığını sananları…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.