banner583
banner661

Dr.Okan Dağlı’nın Geçmişten Geleceğe Mağusa Kitabının 2. Baskısı Çıktı

banner476

Bugünlerde kapıların açılması ile ülkemizin kültüre, sanatsal değerlerinin kıymeti yeniden anlaşıldı

banner666
Dr.Okan Dağlı’nın Geçmişten Geleceğe Mağusa Kitabının 2. Baskısı Çıktı

Eski eserler müze yapamıyor ama hiç olmazsa bu günlerde turistlerin geleceği adamızda biraz ören yerlerinin temizliğini ve korumasını sağlasın. Bu bağlamda tabii ki gelen turistler mutlaka  Maraş’ı görmek isterler. 1974 öncesi en önemli turistlik ve tarihi yer olan Mağusa, ne yazık ki 1974 sonra unutulmak istenmiş ama tarihi şehirler zaman zaman yerinde sayabilir ama asla unutulmaz. Hele dünya edebiyatının en önemli eseri Othello’nun geçtiği bir şehir olan Mağusa, asla belleklerden silinmez. Namık Kemal’in sesi yer yerde duyulur.
Sevgili dost Okan Dağlı, Mağusa’nın geçmişten günümüze geçirdiği süreci yeniden anımsatmak için Poli dergisinde yazdığı yazıları “Geçmişten Geleceğe Mağusa” adıyla 258 sayfalık ilk baskısında toplamıştı. 256 sayfalık bu genişletilmiş baskı önemli bir çalışma okumanızı öneririz.
Yazar eseriyle ilgili şöyle diyor: “Mağusa'nın tarihi, Kıbrıs tarihinin minyatürüdür. Yani fetihlerin, kolonizasyonların ve işgallerin tarihidir aslında Mağusa... Kıbrıs ve Mağusa hakkında yazılar yazan yabancılar, genelde okuyup etkilendikleri ya da geçerken uğradıkları veya memuriyette bulundukları bu ülkede, bir dönem bizimle yaşamış ve fikir yürütmüş insanlardır.
Araştırmacı yazar rahmetli Haşmet Gürkan da Mağusa için böyle birisiydi. Lefkoşa'da yaşadığı halde Mağusa ile ilgili okudukları onu bir Mağusalı kadar kentin içine çekiyordu. Kent ile ilgili okuduklarını ve gördüklerini yazılarında harmanlıyordu.
Patrick Balfour (Lord Kinross) isimli yazarın 1950'lerde yazdığı 'The Orphaned Realm: Öksüz Bırakılmış Ülke kitabındaki önsöz Haşmet Gürkan'ı çok etkilemişti. O da bu satırları alıp, 'Kıbrıs'ın Sisli Geçmişi' isimli kitabının önsözüne koymuş daha sonrasında!
Ben de etkilenmiş olacağım ki kitabımın girişine koyuyorum: "Kıbrıs'ı bilmek için onun tarihini bilmek gerekir. Bu tarih ise onun kendi tarihi değildir. Bu tarih Mısırlıların, Hititlerin, Yunanlıların, Asurluların, Perslerin, Makedonyalıların, Romalıların, Bizanslıların, Frankların, Venediklilerin, Türklerin ve İngilizlerin tarihidir. Bu tarih, adayı kendi stratejik ya da ticari amaçlan için fetih ya da kolonize eden halkların sürekli gelip geçişleridir. Tüm bu olup bitenlerde Kıbrıslıların fikri söz konusu değildir."
Tarih boyunca yaşadığımız bu 'sürekli gelip geçişlere' hep değişik tanımlar yapılmış asırlar boyunca. Fetih demişler, kolonizasyon demişler, işgal demişler, yani demişlerde demişler. Bir sonra gelen, bir önce geleni kenara çekip, kendisi yerleşmiş koltuğa ama biz Kıbrıslıların pozisyonu hiç değişmemiş, fikri de söz konusu olamamış asırlar boyunca, Balfour'un dediği gibi sanki de!
Mağusa, dünya savaş mimarisinin şaheser surlarına sahip kentlerinden en önemlisidir. Yapıldığı günkü gibi sağlam ve hâlâ dimdik ayakta, zamana ve bize karşı yaşam savaşı vermektedir...
Kale, sadece beş yüz küsur yıl önce Osmanlı'nın ağır toplarına değil, kırk yıl önceki modern silahlara karşı da direnmiş ve Da Vinci'yi haklı çıkarmıştır.
Lüzinyan ve Ceneviz dönemlerinde yapımına başlanan Mağusa kalesini Venedikliler daha da geliştirip, sağlamlaştırmıştır.
Venedikliler, zenginliklerini koruyabilmek için bundan yaklaşık beş asır önce dünyanın bu alandaki en büyük tasarımcısının bilgisine de başvurmuşlar. Onları kıramamış bu bilgin İtalyan. Kalkmış, 1481 yılında buralara kadar da gelmiş...
Kentin birçok köşesini, savaş mimarisi konusunda da bir dahi olan Leonardo da Vinci tasarlamıştır. Buna en güzel örnek Sea Gate (Porta del Mare, Deniz Kapısı)dır.
"Bu şehri" demiş Da Vinci, "savaşarak kimse alamayacak, bu surları da kimse aşamayacak...!"
Öyle de olmuş.
Osmanlı, en şaşaalı döneminde Kıbrıs'ı fethetmiş ama Mağusa'yı alamamış sadece.
Kıbrıs'ın fethinden ancak bir yıl sonra kendisinden belki de on¬larca kat daha büyük bir orduya karşı aylarca savaştıktan sonra 'anlaşarak' teslim etmiş kaleyi, Venedikli Başkomutan Marco Antoni Bragadino... Bu Venedikli, sekiz bin civarında çocuk, kadın ve askeri ile sayıları iki yüz bini aşan bir orduya karşı savaşmış! Venedik'ten gelecek yardımları beklemiş, ama beklediği yardımlar gelememiş. Açlık, susuzluk baş göstermiş ama Osmanlı topuyla, tüfeğiyle, lağımcısıyla yine de surları delip geçememiş... Bragadino, Sultan Il.Selim'in Kıbrıs'a gönderdiği Komutanı Lâla Mustafa Paşa ile anlaşıp teslim etmiş kenti ama anlaşma, teslimden sonra çeşitli gerekçelerle bozulmuş. Bragadino ile şehri savunan Venedikli komutanlar ve Mağusalı yerliler, batılı kaynaklara göre büyük bir zulme uğramış... Katliam olmuş anlaşmanın ardından!
Osmanlı kaynakları ise Bragadino'nun anlaşmayı bozması sonucu bunu yaşamıyla ödediğini yazıyor.
 
Tarihler boyunca Kıbrıs ve Mağusa'nın kaderi, gelip geçen kavimlerin, halkların ve toplumların kente bıraktıkları ya da alıp götürdükleri ile çok yakından ilgilidir.
Lüzinyan lar, Kıbrıs Krallığı ile beraber 1372 yılına kadar Mağusa'ya büyük bir zenginlik yaşatmıştır. Hatta altın dönemi' denmiştir kent için...
Sonra Cenevizliler gelmiş, kente karabasan gibi çökmüşler, tamamen askeri bir kent halini alan ve yaklaşık yüzyıl süren karanlık bir dönemi yaşamıştır Mağusa.
Ardından yine Lüzinyan ve Venedikliler derken Mağusa, 1571 yılına kadar, yüzyıldan uzun bir süre de Kıbrıs'a başkentlik de yapmıştır... Başkentlik döneminin son kısmında daha çok Venediklilerin askeri bir kenti gibi olmuş ve Mağusa'daki zenginliğin bir kısmı da Venedik’e taşınmıştır. Kent, Lüzinyan dönemini arar olmuştur.
Ve Osmanlı dönemi... Kentin düşmesi ile beraber kale içinden gayri müslimler kovulmuştur. Bunun üzerine çok şeyler söylemiş ve anlatmış Mağusalılar.
Mağusa kuşatması çok uzun sürmüş ve savaş önemli kayıplara yol açmış Osmanlı'da... İmparatorluğun hem maliyet açısından hem de insan kaybı yönünden büyük kayıpları olmuş. Osmanlı, Mağusa'da kimilerine göre yetmiş, kimilerine göre seksen bin insanını kaybetmiş. Kentte yaşayan ve kenti savunan sekiz bin civarında insana karşı, bir yıldan fazla buralarda kalan Osmanlı, Mağusa'da iki yüz bin kişilik bir orduyu da beslemiştir.
Osmanlılar Mağusa'ya yüz kırk bin ile yüz yetmiş bin arasında gülle atmışlar. Hala daha surların üzerinde taşlara saplanmış bu gülleleri görmeniz mümkündür. O zamanlar gülleler hem demir hem de taştandı. Taştan olanlar futbol topu büyüklüğünde, demir olanlar ise daha küçüktü. Açık müze olan kentimizde, bu gülleler Venedik Sarayının avlusunda sergileniyorlar.
İstanbul iktidarı uzun süren savaşın sonunda, kentin asırlar boyu devam eden zenginliğinden büyük bir ganimet beklemiş, Mağusa'nın Serdarı Lala'dan! Hatta islami yönü ağır basan Osmanlı bu ganimete 'kanun-i nimet' de demiş!
Maalesef bu kanun-i nimetten pay sahibi olabilmek için asırlar boyunca beklemişler, bizimkiler ve Osmanlılar...
Ve ancak 1571'den dört asır sonra 1974'te ulaşabilmiş bu nimete! Ama bu nimetin ne kadar kanuni olduğunu geçmişte bilemesek de şimdilerde artık hukukla ve kanunla bir alakası olduğunu söylemek mümkün değildir.
Tekrar geriye dönecek olursak, Lala Mustafa Paşa çok sıkıştırmış kentin komutanı Bragadino'yu. Ama yine de hazinenin yerini öğrenememiş. Beyaz bayrak Ravelin'e (Akkule) çekilmeden bir gece önce, atlıları ile beraber Martinengo Burcunun (Çifte Mazgallar) altından açılan gizli bir geçitten geçip hazineyi saklamış kale komutanı. Dönüşte de, kendine eşlik eden süvarilerini de öldürmüş.
Ve hiçbiri o günden beridir ne yerini öğrenebilmiş ne de ulaşabilmiş bu hazineye! Lala da bunun verdiği öfke ile anlaşma şartlarını bozarak derisini bundan dolayı yüzmüş Marc Antonio Bragadino'nun. Nitekim hazineye gayri müslimler ulaşmasın diye kentin dışına bundan dolayı çıkartılmışlar diyor Mağusalılar... Hazineye her şeye rağmen ulaşamayan Lala, İstanbul iktidarına geçen bir yıl boyunca bu kadar kayıbı niye verdiğinin izahatını yapamamış. Sürekli bu hazinenin cazibesi ile aldığı büyük bir destek ve güç sayesinde Mağusa'ya saldıran Lalanın Yeniçerileri, kale düştükten sonra biraz da hüsran yaşamışlar...
Osmanlı ordusu, iki bin at ve yirmi bin askeri kolonizasyon için Mağusa'da bırakıp geri dönmüşler.
 
Gayri müslimler de Mağusa'nın güneyine şimdiki Maraş'a sürgün edilip, surların dışına çıkartılmışlar. Çeşitli gezginler gelmiş geçmiş asırlar boyunca Mağusa'dan.
Herkes bir şeyler not etmiş bir yerlere. Yüzyıllar boyunca seksen gezgin yazarın, on iki ayrı dilde yazdıklarını, 1900'lerin başında Cobham isimli, Kıbrıs düşkünü ve ömrünün büyük kısmını bizlerle geçirmiş bir kişi, İngilizce olarak yayınlamıştır. 'Excerpta Cypria' isimli kitapta ve tek dilde toplanmış gezginlerin yazdıklarını... SAMTAY Vakfı, yaklaşık on yıl önce, 'Mağusa Yazıları' isimli kitapla da 'Excerpta Cypria' içinden Mağusa ile ilgili olan yazıları çekip kitaplaştırmıştır.
Gezginlerin yazdıklarına ve tarihimize çok meraklı Diş Hekimi, araştırmacı yazar rahmetli Haşmet Muzaffer Gürkan da çeşitli gezginlerin anılarından, yüzyıllar önceki yazılı ve basılı kaynaklardan bulup derlemiş birçok makaleyi. 'Kıbrıs'ın Sisli Geçmişi' isimli kitabında, Mağusa'dan oldukça bahsetmiştir.
Güney'de faaliyet gösteren Hellenic Bank da unutmamış Mağusa'yı. 'Famagusta: The Emporium of the East' -Gazimağusa: Doğu Akdeniz'in Limanı- isimli anıt eserle ve Rita Severis'in katkılarıyla üç ayrı dilde yazmış, yaşadığımız ve soluduğumuz bu kenti...
Çok sevdiğim Diş Hekimi Fehmi Tuncel de, bir yandan yıllardır Mağusa'nın yüzyıllar öncesinden bugüne kadar çekilmiş olan fotoğraflarını toplamış diğer yanda da kendisi çekmeye devam etmiş. Fotoğrafların "hiç yalan söylemediğini" ifade ederken bu arada fotoğrafların dilini de çöz¬müş. Dt. Fehmi Tuncel de oldukça katkı yapmış Mağusa'ya, çektiği ya da arşivlediği fotoğraflarıyla...
Mağusa'da hayatının son çeyreğini yaşamış ve Mağusa için skeçler çizmiş, kitaplar yazmış İngiliz Jeoloji Profesörü William Dreghornu unutmak mümkün mü? Ya da efsanevi Eski Eserler Dairesi Müdürü Mogabgab'ı?
Ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz daha niceleri Mağusa'dan gelip geçmişler ve bir yerlere bir şeyler not etmişler. Ünlü İngiliz gazeteci ve gezgin Lewrence Durrell de uzun süre Mağusa Suriçi'nde Rum ressam George Poi. Georghiou'nun konuğu olarak yaşamıştır.


Aslında tüm dünyada her şehrin bir hikâyesi mutlaka vardır. Hatta o şehre gittiğinizde genelde bir veya birkaç tane o şehri simgeleyen bir küçük hediyeliğini de görebilirsiniz.
Brüksel'de iseniz koskoca 'atom çekirdeği' o şehri simgeler.
Kopenhag'da ise 'çakıl taşının üstünde oturan balık kızını' görürsünüz her tarafta.
Mağusa'ya dönecek olursak, her taşın var bir hikâyesi dememiz işte tam da yukarıda saydığım nedenlerden dolayı. Birçok büyük şehrin yaşanmamış ya da gerçek üstü olaylarını da hikaye yapıp, bunu ete kemiğe büründüren kentlerin yanında, bizim 2300 yıllık kentimizin her taşının ayrı ayrı, gerçek ve yaşanmış hikâyelerini dinleyebilirsiniz.
Savaşlardan, göçlerden, sürgünlerden, yaşam kavgasından yorgun düşmüş kentimin her taşı, kendini işgalcisinden korumak için üst üste konmuş aslında. WAR bir hikâye dediğimiz de bundan işte!
Milattan yüzlerce yıl önce Kral Philadelphus, kız kardeşinin adını koymuş buraya. Arsinoe' demişler şimdiki Mağusa'ya. Buraya ve Kıbrıs'ın başka iki kentine daha! Mağusa, Lüzinyan dönemine kadar da kurucusu¬nun adıyla anılmış.
Sonra 'kuma gömülmüş' anlamını taşıyan Ammohostos' olmuştur, Mağusa.
Frenkler 'Famagusta yada Famagosta derken belki de bir önceki isminden de esinlenmiş olabilirler.
Sonra da 1800'lü yılların önemli bir sürgün kenti olmuş "kumda saklı" kentimiz.
Ve buraya ünlü sürgünler gelmiş. Hırsızı, katili de gelmiş, şairi de örneğin. Namık Kemal, Mağusa'da üç yılını geçirmiş. O da kentimize "Magosa" demiş. Ama Mağusalılar, ne Magosa ismini sevmiş, ne de Namık Kemal Mağusalıları! Bugün oldu Magosa diyenlere hala daha öfke duyuyor 'yerli' Mağusalılar...
Bunu şair yazdığı mektuplarda anlatmış arkadaşlarına. Günlükle¬rine yazmış ve şiirler döşemiş kentimizin, evlerimizin ve insanlarımızın sevimsizliğiyle ilgili. Ama yine de biz Onun hatırasına en büyük lisemize ve en büyük meydanımıza Namık Kemal ismini vermişiz!
Tabii ki daha sonra bir de 'Gazi'lik eklenmiş kentimin is¬mine. Savaşlarla yaşamış, savaşlarla bugüne kadar gelmiş Mağusa'ya yakıştırmamış hiçbir Mağusalı "Gazi" ismini. Şehirler ve kentler ne gazi olurmuş aslında ne de şehit.
Unutmadan eklemem gerekir. Yarım asır önce, Baf'a da, 'Gazi' Baf derlerdi! 1974 sonrası şehit mi oldu Baf? Hayır, orası aslında hep Baf'tı. Ne gazi olmuştu aslında, ne de şehit!
Ama Mağusanın bir diğer yarısının 'hayalet' olduğu kesin. Yabancılar, kentimizin diğer yarısına hayalet şehir anlamında 'Ghost City' de diyor. Mağusa aslında Maraş ile ikiz kardeşler gibidir... Mağusa ve Maraş! Biri onsuz olmuyor aslında. Olunca da, ikiz eşini kaybedenler gibi bir tarafı eksik oluyor. Biz kitabımızda tek kanatlı kuş gibi kalıp uçamayan Mağusa'nın özellikle geçmişten bugüne daha çok Suriçi bölgesini konu alacağız. Yani antik kale kentini irdeleyip, buradaki yaşamlardan dem vuracağız. Burasının tarihçesine, kültürel ve sosyal olaylarına değineceğiz. Şimdilerde popüler tarih olarak da isimlendirilebilecek bir çalışmaya okuyacaksınız bu satırlarda. Bunların çoğu yıllar önce Havadis gazetesinin Poli ekinde de aylarca yayınlanmıştır. Bu yazılar tekrardan gözden geçirilip kendi arasında guruplandırılıp, yeniden derlenmiştir. Mağusa'nın bir dönemine ışık tutacak sözlü tarih çalışmalarının de yer aldığı bu kitapta Mağusa'da yaşamış olan herkesin kendinden de bir şey bulabileceğini düşünüyorum.”
 
banner342
banner603
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.