banner762
banner815
banner797
banner794

Bener Hakkı Hakeri’yi sevgi ve saygıyla anıyoruz.

banner476

banner825
Bener Hakkı Hakeri’yi sevgi ve saygıyla anıyoruz.

 
 (24 Ocak 1936 Leymosun- 12  Ekim 2013 Lefkoşa)
 
24 Ocak 1936’da Leymosun’da doğdu. Kıbrıs Türk Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Mezuniyet öncesi çeşitli işlerde (gazeteci, özel polis, kitapçı) olarak çalıştı, öğretmenlik yaptı. Mezuniyet sonrası öğretmenliğe tekrardan başladı ve buradan, Bekirpaşa Lisesi'nde felsefe öğretmeniyken Ağustos 1989'da kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.
1950'den bu yana adamızda yayımlanan çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı; sanat sayfaları yönetti. Adım, Yeni, El, H adlı sanat-düşünce gazeteleriyle Yaratış (Öğrenciyken İzzet Rıza Yalın, Hüseyin S. Altaylı, Kemal H. Gazi'yle), Kaynak (Doğan Haktanır'la), Salkım, Kemeraltı gibi sanat ve yazın organlarını tek başına yayımladı.
1963 - 1974 yılları arasında Hürsöz, Köylü, Halkın Sesi, Akın, İstiklâl ve Memleket; 1974 sonrasında Halkın Sesi, Kıbrıs Postası, Bozkurt, Birlik, Kıbrıs Gazetesi gibi dönemlerinin Öncü gazetelerinde yazı, şiir, öykü ve röportajları yayımlandı, belirli sürelerle bu gazetelerin sanat-kültür  sayfalarını yönetti, bildirmenliklerde bulundu.
1963 yılında Hikmet Afif Mapolar tarafından yayın hayatına atılan Devrim gazetesinin ilk dört ayında yazı işleri müdürü görevini üstlendi ve bu gazete yayımını durduruncaya dek Leymosun'daki bürosunu yöneterek, temsilciliğini yürüttü.
1963 sonrası yıllarda Kıbrıs Türk Enformasyon Merkezi'nin verdiği Sarı Basın Kartı'nın "Sanat Bildirmeni" olarak çeşitli yıllarda ve Türkiye'de 1968-1969'da Halkın Sesi'nin İstanbul Sanat Bildirmeni unvanıyla yabancı gazetecilere verilen Mavi Basın Kartı'nı taşıdı.
1972-1980 yıllarında Kıbrıs Türk Sanatçılar Derneği'nin başkanlığını yürüttü; bir yıl Kıbrıs Türk Gazeteciler Cemiyeti (1989-1990) ve Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği (1998-2000) Yönetim Kurulları’nda görev aldı.
 
ESERLERİ:
1 - Lefkoşa 'nın Fethi / (Destan, 1956-1962),
2 - Şiirlerle Nasrettin Hoca / (1956)
3-Aşkolsun Aşka/(Sohbet, 1962),
4 -İp/(Şiirler, 1962 -1963),
5-Hep Aşk Dedim/(Şiirler, 1965),
6- Birincisi (Yazı, Şiir, Öykü, Çeviri, 1968),
7- Mağusa 'nın Fethi  (Destan)
8- Ayrılanlar İçin  (Piyes)
9 - Üç Kere Limasol (Şiirler)
l 0-Limasol Türk Savunması (Destan, 1964),
11- Limasol 'da İkinci Plevne Savunması /
(Destan, Limasol Sancaktarlığı'nın personel takdiriyle Limasol Sancaktarlığı'nca Kaynak yayını olarak 1965'te yayınlandı.),
12 - İnsan Niçin Okur? / (Felsefi diyalog, 1973-1976),
13 - Kıbrıs'ta Halk Ağzından Derlenmiş Sözcükler Sözlüğü / (1982),
14 - Kıbrıs 'takı Tarihi Eserler / (1983),
15 - İlginç Olaylar Ve Tarihi Eserlerle 1570 'e dek Kıbrıs Tarihi  (1985-1991),
16 - Kıbrıs Türk Ansiklopedisi / (İki Cilt, 1992),
17 -Başlangıcından 1878'e Dek Kıbrıs Tarihi/(1993-1995),
18) - Kurtuluşa Kaçış / (Anı - Roman, 1997),
19) - Kültürümüzde Sanatçılar ve Yazarlar İsimler Sözlüğü / (2000),
20) - Hakeri 'nin Kıbrıs Türkçesi Sözlüğü,2004
 
Son yazısı “TUZLU KAHVE”
 
 Kıza bir partide rastlamıştı. Partinin sonunda kızı kahve içmeğe davet etti. Kız önce şaşırdı, ama nazik davranarak daveti kabul etti. Bir kafeye oturdular.
   Delikanlı öyle heyecanlıydı ki… Gelen garsona;
   - “Biraz tuz getirir misiniz?” dedi, “Kahveme koymak için.”
   Kız şaşırarak:
   - “Garip bir damak zevkiniz var” dedi.
   Delikanlı anlattı:
   - “Çocukken deniz kenarında yaşardık. Deniz suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tadı çok sevdim. Ne zaman o tuzlu tadı hissetsem, evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum.”
   Kız delikanlının içtenliğinden çok etkilenmişti. Buluşmağa devam ettiler ve evlendiler. Sonuna kadar mutlu yaşadılar. Tüm yaşam boyu prenses ne zaman kahve yapsa prensesinin kahvesine hep bir kaşık tuz koydu.
   Adam, 40 yıl sonra dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı karısına. Şöyle diyordu:
   “Sevgilim, lütfen beni affet. Sana hayatımda bir kez yalan söyledim. İlk buluştuğumuz gün öyle heyecanlıydım ki şeker yerine ‘tuz’ çıktı ağzımdan… Sonradan değiştirmeğe o kadar utandım ki, yalana devam ettim.
   Şimdi ölüyorum ve korkmam için bir sebep yok. Ben tuzlu kahve sevmem. Seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Seninle olmanın mutluluğunu ben tuzlu kahveye borçluyum.
   Dünyaya bir daha gelsem, bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterdim. Bir hayat boyu yine tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da…”
   Kadının gözyaşları mektubu ıslattı.
   Lafı açıldığında bir gün biri “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu… Gözleri nemlendi kadının…
   - “Çok tatlı” dedi.”
 
Arz-ı Hal
Beni Leymosun’da Ankara Cadde’sinde arama
Kemeraltı’nda da arama yokum
Zaten ne o cadde var ne de Kemeraltı
Beni Lefkoşa’da da arama
Lâleli Cami’de yokum elektrik fabrikası yanında bir evde kiracı değilim
İdadi Sokağında da arama otel yok artık
Haydarpaşa Camii karşısındaki lisede arama
Lise de yok orda ben de yokum anla
Mağusa’ya bakıveren ne Şerif Arzık adlı sokaktayım
Ne de Namık Kemal zindanına yakın yok olan oteldeki bir müşteriyim
Lokantada da değilim Gazi İlkokulu’nda arama boşuna
Cambulat İlkokulu’nda da bulamazsın beni
Ne de Leymosun’da 19 Mayıs Lisesi’nde
Ya da Sedat Simavi İlkokulu’nda da yokum
Bakma sen Yukarı Çayönü’ndeki ilkokula
Yalova’daki ilkokula da bakma
Yokum oralarda da
İstanbul mu Topkapı Şehremini Beyazıt’ta sonra
Ya da Koca Mustafa Paşa’da
İstiklâl Caddesi’nde pansiyonda değilim bakma
Yokum Cihangir’de Cennet Bahçesi’nde yokum
Yokum Ayaspaşa’da Taksim’de
Yokum Vadili’de İskele’de yokum
Lefkoşa’da Bedrettin Demirel Caddesi’nde bir apartman
Gönyeli’de bir caddede bir binanın üçüncü katında
Arama yokum anla
Bak Küçük Kaymaklı’ya
Bak Karalım Apartmanları’ndan birine
Oradayım işte
Ne aşk ne meşk ne okul ne mokul
Ne gazete ne mazete
Ne hastane ne pastane
Bir gönülde de değilsem eğer
Yalnızım kendimle başbaşayım
Ve nefes alıp yaşamaktayım
Bener Hakkı Hakeri
 
Bir daha
Arada bir nefes alışımda;
Senin kokunu alıyorum;
Kimi zamansa bir gözle bakışmak,
Güzelliğini çalıyorum.
Kıskanmasın hiç kimse,
Sevdamız bitmiş bir öyküdür şimdi.
Girdinse de bu şiire,
Bilmeyeceksin, yalnızlığım gibi.
Kaç sevda geçtiydi o zaman,
Bilmezdin, bilme şimdi de!
N’olur bir daha aman;
Ne usuma gir ne de şiirime!
Bener Hakkı Hakeri
 
DOLUDAN KAÇMAK
 
Gökyüzü kapalıydı. Yağmur ha yağdı, ha yağacaktı. Mağusa’ya gitmek istiyordu. İstiyordu istemesine de yağmur yağarsa yollarda birikecek sulardan çekiniyordu. Mağusa’da Sakarya bölgesine varmadan bir sağanak yağmurun ardından asfalta öylesine su birikiyordu ki adeta bir göl oluşuyordu. Bunca zaman gelip geçen belediyeyle Karayolları yöneticileri buna çare aramadılardı. Kanalizasyon tam değildi, hatta hiç yoktu. Çok yerde asfaltlamalar, sekiler, doğa koşulları hiç hesaba alınmadan yapılmaktaydı. Bunları düşünürken Ford marka arabasının asfalttan yüksekliğinin fazla olmadığını kimi zaman su birikintilerinden geçerken makineye su gittiğini düşündü. Pılatinin bulunduğu distribitörü  bujilerden gelen sırmaların girişi ıslandığında makine hemencecik sönmekteydi. Bunun ardından ya kurumasını beklemekte ya da ıslaklığı giderdikten sonra yola devam edebilmekteydi. Bu işlemlerden anlamıyordu. Kaç kez başkasından yardım istediydi. Su birikintisinden yavaş da geçse karşıdan son süratle gelen herhangi bir arabanın dalgalandırdığı su makinenin sönmesine yeter de artardı. Bunlardan ötürü gidip gitmemekte ikircikliydi. Bir söz verdiydi, sözünden dönmemeliydi. Bir telefon etse olmaz mıydı? Buluşacağı kişinin bulunduğu yerde telefon olmadığını anımsayınca düşüncesine gülümsedi.
Yola çıkmalıydı. Arabanın suyuna, yağına baktı. Işıkları denetledi. Lastiklere baktı. Eve girip karısına seslendi:
- “Mağusa’ya gidiyorum. Bir şey istiyor musun?”   
- “ İstemiyorum.” dedi karısı “Güle güle git. Acele etme. Öğleye dönecek misin?”
- “En geç üçte buradayım. Gecikirsem sakın merak etmeyin.”
- “Gecikeceksen telefon et.”
- “Olur.”
 Arabaya girdi. Çalıştırdı. Makinenin ısınmasını bekledi. Motorun çalışması normaldi. Az sonra Mağusa- Karpaz anayoluna vardı. Karşıda ağaçlık bir arazi; bu arazinin ilerisinde yaz mevsiminde gemilerden atılan pılastik torbalarla kirlenen deniz vardı. Çevre  halkı birkaç yıl öncesine dek buraya yıkanmağa gelmekteydi ama şimdilerde burası birilerine turistik amaçlar için verildiğinden ya da bilmem kaç yıllığına kiralandığından işi olmayanların, karaya bakan yönü boydan boya tellendiğinden, bu alana adım atması namümkündü.
Anayola çıkmadan arabayı durdurduğu kısa sürede bunları düşündü; sağa, sola, tekrardan sağa bakarak  Mağusa’ya ( Henüz o günlerde Mağusa kentine Gazilik unvanının verilmediğini okurun bilmesi yararlı olacaktır) doğru çıkışı yaptı. Kısa bir mesafe yol aldıktan sonra yolla deniz arasındaki dar toprak parçası olan yerden geçerken, halka denize girmek için yalnızca burasının kaldığını usundan geçiriverdi. Az ilerledi. Dereyi geçince yine deniz kenarında bir başka turistik tesis vardı. Adamlar turistik tesis diye diye bu güzelim kıyılara şu ya da bu şekilde sahip çıkmaktaydı. Ortada dönen para nasıl bir paraydı ki bu tesislerle otel işletenlerin çoğu zarar ettiklerini demelerine karşın habire yerden bitercesine yenileri görülmekteydi. Yolun sağında binalar vardı. Bunlar yeniydi, daha bitmemiş olanlar herhalde birkaç aya varmaz biterdi.
- “Bunca parayı nereden buluyorlar?” diye sordu kendi kendine, “Benim gibiler üç kez dünyaya gelse böyle  ev sahibi olamaz. Adamlar para kazanmanın yolunu buldular ya, gerisi kolay. Bir de parasızlıktan dem vurmuyorlar mı? Ya da zararda olduklarını diyerek otellerinde çalışanları aylarca ödemedikleri olmuyor mu? Öfkelenmemek elde değil.”
Hem düşünüyor hem de arabayı sürüyordu. Yol tenhaydı, ne karşıdan gelen ne de Mağusa’ya giden vardı. Herhalde cumartesi olduğundan çoğu insan uyumaktaydı daha. Usuna yine kimi tesislerin zarar edişleri takılıverdi. Kimisi deneme süretiyle işe aldıkları için ne Sosyal Sigorta’ya ne de İhtiyat Sandığı’na para yatırmaktaydı. Deneme süresi bitince bu işçileri ya durdurmakta ya da hiçbir yatırım yapmadan çalıştırmaktaydılar. İlgili kurumlar buna karşılık gerekli olanı niye yapmıyor ya da yapamıyorlardı allahaşkına?
Bu arada yağmur çiselemeğe başladı. Birkaç mil sonra arttı. Arabanın sileceklerini çalıştırdı, yolların bu durumlarda kayganlaştığını bildiğinden hem sürati azalttı hem de dikkatini artırdı. Saint Barnabas Manastırı’yla Tuzla’ya dönen ikincil yola varmadan otelin yanına vardığında yağmur yerine doluya tutuldu. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak iyi değildi. Dolu gökyüzünden öylesine iri ve sıkça düşüyordu ki sinyal lambasını sola göstererek arabayı kenara çekti, toprak bankette durdurdu.  Arabanın ön ve arka camlarına vuran dolu taneleri camları kırmak ister gibiydi. Doluların vuruşuyla çıkan tok sesten ürküntü duydu, üstelik korktu da. Usuna “Ya camlar kırılırsa!” diye yersiz bir düşünce takılıverdi. Bu düşünceyi usundan atıvermek için başka şeyler düşünmeğe çalıştıysa da olmadı. Korkusuna bu arada  “Ya yıldırım düşerse!” düşüncesi eklendi. Soldaki otelin, sağda Tuzla’ya dönen yolun köşesinde olan Eyva restoranın yıldırımsavarları var mıydı? Olduğunu sanmıyordu. Bula bula yıldırım kendi arabasının üzerine mi düşecekti? Dolular inadına aynı hızla arabayı dövmekteydi. Az ileride sağda, karşı yönden gelen bir arabanın yolun kenarında durduğunu fark etti. Demek ki yalnız değildi. Cebinden sigara paketiyle zippo çakmağı çıkarıp bir Harman sigarası yakıverdi. Sigarayı yarıladığı halde dolu yağmağa devam ediyordu.
Ansızın usuna şu düşünce geldi: Dolu az ötede yoktu belki ya da az ileride gökyüzü yeryüzüne hafiften bir yağmuru döküyordu . Bu düşünceyle arabayı çalıştırdı, sigarayı arabanın tablasında söndürdü.  Hareket sinyalini verdi, geriden araba gelmiyordu; birinci vitesi koydu, yola çıktı, ikinci vitese geçti, silecekleri çalıştırdı. Bir süre sonra Salamis ören yerine dönen yola geldiğinde dolu yağmıyor sadece hafiften bir yağmur yağıyordu; üçüncü vitesi koydu. 
Tahmini tutmuştu. Üstelik  hız sınırlaması olan yere geldiğinde yağmur durdu. Mağusa’ya Kara Kapısı’ndan girdiğinde asfaltın kupkuru olduğunu gördü. Az sonra çifte kiliselerin önündeki park yerindeydi. Arabayı uygun yerde durdurarak vitesi boşa aldı, makineyi söndürdü ve buluşacağı kişinin bulunduğu Kıbrıs Sanat Derneği’nin lokal olarak kullandığı çifte kiliselere vardı.
İçeride kimsecikler yoktu. Bir sandalyeye oturarak beklemeğe başladı.
 
 
banner342
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.