banner762
banner661

1894 ve 1936 Yıllarında Yaşanan Büyük Sel Felaketlerinin Unutma(K)

banner476

banner714
1894 ve 1936 Yıllarında Yaşanan Büyük Sel Felaketlerinin Unutma(K)

 
1894 ve 1936 Yıllarında Yaşanan Büyük Sel Felaketlerinin Unutma(K)
Toplumlar geçmişini bilmez okumaz,okutmazsa; işte bugünlerde yaşanan acı olaylar yaşanacak, yaşanacak ama toplumun şu ne?
12 Kasım 1894'de veya 4 Aralık 1936 tarihinde ne olduğunu kaç kişi biliyor?50 kat yapacaklara veya herşeyi para görüp, doğayı yok eden ,derelere ev yapanlara sorsak bilemez tabii!Söyleyim Leymosun sel felâketi yaşandı ve ardından ağıtlar,türküler yakıldı,söylendi işte meşhur "Hanaylar Yabdırdım" türküsü gibi bu olay sonucunda söylendi. Tarih tekerrürden ibarettir ders almasını bilmezseniz ya da cahil kalırsanız.
Geçmişte yaşanan bu büyük sel felaketlerini bir anımsayalım.


12 Kasım 1894 Sel Felaketi ve Hanaylar Yabdırdım   
Hanaylar yabdırdım döşedemedim
Çifde gumruları eş edemedim
Yarim sele gider/Zalim felek ile  baş edemedim
 
Gonma bülbül gonma çeşme başına (daşına)
Bu gençligde neler geldi başıma
Gonma bülbül gonma dalım yog benim
Sineme saracag yarim yog benim
 
Hanaylar yabdırdım yüceden yüce
İçinde yadmadım üş gün üş gece
Gurbanlar keserim/keseyim döndüğüŋ/sardığıŋ gece
Gonma bülbül gonma çeşme başına (daşına)
Bu gençligde neler geldi başıma
Gonma bülbül gonma dalım yog benim
Sineme saracag yarim yog benim
 
LEYMOSUN SEL FELÂKETİ
Ozanı: Kyriako Papadopulû-Arakaba.
Ey yüce Allahım ümidim ancak sende
Senden sonra İsa’da ve Hz. Meryemde.
Bana yardımcı olun sizlere yalvarırım,
Yanımda toplanınız kardeşlerim, dostlarım.
Leymosun’da yer alan bu üzücü olayı
Dikkatlice dinleyiniz.
Hepiniz yas tutacak
Ve üzüleceksiniz.
Gördüğünüz gibi ben üzülerek okuyorum ağıtı.
Sizler nasıl ağlamaz, nasıl üzülmezsiniz.
Olayı anlatırken zerre kadar neşem yok,
Olayı düşündükçe gece gündüz yaşım çok.
Yanıp tutuşmaktayım, benden gayrı bilen yok.
Yüreciğim pare pare ve lâkin anlayan yok.
Bu minval üzre hayatım geçip gitmekte,
Her yerde hazır ve nazır olan
Yüce Allahıma şükretmekteyim.
Sizleri zahmete koyacağım bir dakika bekleyin.
Yavaşça söyleyeceğim hepiniz beni dinleyin.
Ki bir kentin kayboluşunu anlayasınız.
Bu kentte vuku bulan seylâp felâketinin
Tarihini öğrenmek diliyorsanız eğer...
Yüce Tanrının kenti sulara gömdüğü yıl
Doksan dört senesiydi, Ekimin sonlarıydı,
 
Fırtına saat sekizde başlamıştı,
Kentin yok olmasına ramak kalmıştı.
Tanrı mucizesini göstermek istiyordu,
Altı saat içinde Leymosun boğuluyordu.
Adanın her yerinde, tüm köylerinde
Yağışlar vardı.
Lâkin en çok yağış alan yer burasıydı.
Ben orada değildim, gözlerimle görmedim,
Bana, boğulmak üzre olanlar anlattı.
Havanın fırtınalı olduğunu herkes görmüştü.
Ancak yüce yaratandan kim ümidini keser.
Suyun yavaş yavaş çoğaldığını görenler
Sel felâketi olacağını anlayıverdiler.
O zaman karar aldılar ve (gemileri bağladıkları)
Halatlar hazırladılar.
Diamandidi’nin oğlu, Nicolas adına biri,
Suyun içinde yılandan daha iyi yüzerdi.
Diğerlerini kurtarmaya o karar verdi.
O ipler sayesinde pekçokları kurtuldu,
Onu methetmeliyiz, bunlar yalan değildir,
Suyun içerisinde altı saat savaşıp durdu.
Ayıbı bulunmayan altın parçası bir genç.
Çokları çabaladı fakat tanımıyorum,
Adlarını söyleyip de methedemiyorum.
Çünkü onları ben ismen bilmiyorum.
Yağmur dağlık bölgelerde başladıktan
Bir  saat kadar sonra      
Sular kente vardı,
O zaman yollara yayılmaya
Halk korkmaya başladı.
Garilli ile Vathia deresi denizle bir olmuştu,
Dört bir yandan gürleyip yağmaktaydı,
Su artık arslan gibi insanları  almaktaydı.
Çok iyi düşününüz, size tavsiye ederim,
Bu olanlar Allahın mucizesidir derim.
Orda olmayanlara bu yalan gelebilir.
Orada olanların yüzünde renk kalmamış,
Size anlatırım da içim yanar, ağlarım.
Bunları anlatırken sizlere rüya gelir,
Aklınıza yerleştirin bunlar masal değil.
Birçok insanlar kayboldu
Evler tümden yokoldu.
Sağlam kalanların da camları parçalandı.
Gökten fincan kadar dolu yağmaktaydı.
Sellerin çokluğundan dükkânlar doldu, taştı,
Evlerin kimileri çöküp insanları öldürdü.
Evlerinde kalanlar artık bir karar verip
Komşularını ve diğerlerini affetmeye başladılar,
Kendi aralarında da helâllaştılar,
Canlarını alacak olan meleği
Beklemeğe başladılar.
Kent halkının büyük matemi vardı feryadı çoktu,
Çünkü sevinçleri aniden kedere tebdil oldu.
Kentin üstüne düşen bu musibet  yüzünden
Çok zenginler mahvoldu.
Çarşılar adeta denizi andırıyordu,
Seller varılları,sandalyeleri,küpleri alıyordu.
Bezirgânların dahi çok malları mahvolmuş,
Kimileri bu yüzden hayli paradan olmuş.
Dükkânlara girerek yağları alıyordu,
Kapalı olanları param parça ediyordu.
Dükkânlarda olanı tümden alıp götürdü,
 
  Kıbrıs, 19 Teşrin-i Sâni(Aralık) 1894, Pazar Ertesi Sayı:118. Bu gazeteyi Küfizade Asaf Bey 6 Mart 1883-31 Ekim 1898 tarihleri arasında çıkarmıştı.
 
Şimdiye dek görülmemiş büyük zararlar verdi.
Yağmurlar sona erdi, sükûnet hasıl oldu;
Kentteki tüm insanlar sokaklara döküldü.
Kederleri sebebiyle ağlayıp sızlıyorlardı,
Gördüklerinden ötürü de Tanrıya şükrediyorlardı.
Harabeye dönmüş evler,
Bu evlerin enkazı altında da
Çocuklar, kadınlar ve erkekler...
Size Allah için derim,
Asla kuşku etmeyin,
Olayda can verenlerin,
Sayısını vereyim.
Üç günden sonra bile bazı cesetler buldular,
Ölen tam yirmi üç kişi, Hristiyan ve Müslümanlar.
İyi ki kaynar su yağdırıp hepimizi yakmadı,
 
Günahlarımız hayli çok, Tanrıya gına geldi.
(Kaybolanların evleri yıkılmaktaydı,
Leymosun’a gidip görseniz, büyük keder içindeler,
Pekçokları evden çıkıp başka yere gittiler.
Yalvarıp yakarmadık aziz bırakmadılar,
Evlerinden çıkar çıkmaz evler yıkılıyordular,
Üzüntünün çokluğundan adeta sersemledim,
Tanrıya şükredecek gücü bulanlara da
Hayırlı vakitler dilerim.
Tanrıya canı- gönülden dua edersen eğer
İşlerin asla kötüye gitmez görüşündeyim.
Bunları bırakayım, söylemek bana düşmez.
Çünkü Allah herkese akıl, izan lûtfetti,
Kullarına anlama kabiliyeti verdi.
Beğenirse devam etmesi için
İyiyi kavrama yeteneği bahşetti.
Bu sözlere kulak verip çok iyi dinleyiniz,
Fırtınanın ardından olanları öğreniniz.
Beyler, durduktan sonra seller
Hükümet yetkilileri çıkıp
Afet bölgesini gezdiler.
İngiltere’den gayrı bu iyliği kim yapardı,
Boğulanların cesetlerini polis merkezine toplattı.
Başkan olan beyin, büyük yardımı oldu,
Hemen gelmesi için orduya haber saldı.
Zaman kaybetmeden de Lefkoşa’da oturan Valiye
Hemen telgraf çekmelerini sağladı.
Cesetleri polis merkezine götürdüler,
Ve akşamleyin tüm kenti haberdar ettiler.
İnsanların acılarına tanık olup da
Onlara üzülmemek elden gelmiyordu,
Halkı Komisiriyat’a gitmeye teşvik ediyordu.
Çağrı yapıldığından çoğu gitti sanırım,
Ekmeği olmayana ekmek vereceğini söyledi,
İylik ve afiyette olsun,
Vatandaşa çok kolaylık gösterdi.
Elan bugün fukaraya yardımını kesmedi.
Duyuruda bulunacak adam çıkarmasaydı,
Geceleyin nerde yatıp da ne yiyeceklerdi....
Ayyannaba kilisesinde de insanlar var sanırım,
Evi, barkı olmayanlar nerede gidip kalsın...
Madem ki evleri çökmüş, sellerden yıkılmış,
Koca kentte kiralık oda dahi pek yokmuş.
Bu broşürlerden alanlar fayda göreceklerdir,
Tanrının mucizesini görüp şükredeceklerdir.
Size anlatacaklarım vardır, biraz sessiz olunuz.
Bu mucize Ekim’in sonlarında yer aldı,
Seller kutsal Ayandon Kilisesini de aldı,
Kutsal mihrapla beraber çanı alıp götürdü,
Kişi iyice düşünse ağlamadan vazgeçmez.
İnsan gidip de görse ağlar hatırladıkça,
 
 
Geriye birşey kalmamış avizelerden başlar.
Beyler, beğeniyorsanız birer broşür alınız.
İşittiğime göre İkon’u çarşıda bulmuşlar.
Bir de çok iri zeytin ağacı mevcuttu,
Seller onu alarak deniz sahiline dikti.
İnsan düşünecek olsa tümden aklını yitirir,
Denizin içerisinde bir liman oluşturdu,
O zeytin ağacını ortasına kondurdu,
Onu böyle görenler orda dikilmiş sanırlar,
Kilisenin eşyası bulundu mu bilemem.
Son derece hayretler içerisindeyim
Ne diyeceğimi bilemem.
O denli çok zarar ziyan oldu ki şaşıp kaldım.
Kilise tamamen yok oldu derim size.
Yok oldu Türklerin camisi de birlikte.
Camiyi tümüyle aldı, götürdü,
Ancak minaresi ayakta kaldı.
Az ötede bir köprü yıllarca ayaktaydı,
Onca dereler geldi, hiçbir şey olmamıştı,
Tanrı istediği için onu da hemen yıktı,
Taşlarını sökerek denize sürükledi.
Ne kadar hayvanın telef olduğunu
Söylemeyi unuttum.
Sayım yapılmadığı için
Sayılarını bilemem.
Lâkin ben, çok düşünmem sonucu
Şu kanaate vardım.
Sadece bir tek handan
Altmış altı hayvanı
Alıp denize gitti.
En şiddetli aktığı yer
Gınnaplı Kahve civarıydı.
Dağlar kadar taşları
Sürükleyip götürüyordu beraberinde.
Ya da başka şeyler toplasa,
Gemileri doldururdu basa basa.
Deniz, içindeki öküzlerden ötürü
Kapkara kesilmişti.
Harnıp dolu kimi ambarları da
Seller alıp götürmüştü.
Onların hesaplarından düşürdü hepsini
Tanrı, çocuklarının yine yollar kısmetini.
Büyük Vali olayı yerinde görmeye geldi,
Çarşıya bir çeki düzen vermeye geldi.
Olay yerine bir kısım asker sevketti,
Onlara ek olarak da köylüler geldi.
Irgatlara iki şilin gündelik ödemişler,
İlk günlerde iki değil üç şilin bile vermişler.
Bunu öğrenen köylüler akın edip kente doldu,
Tüm köylerden göç hızlandı,
Gündelikler ucuzladı,
Bir buçuk şilin oldu.
Dilerim binler yaşasın
Tanrı onun mekânını
Cennet bahçesi yapsın.
İyi olan insanları yürekten severim,
Onlara babamdan çok hürmet ederim.
Bundan başkası olsa acaba sorar mıydı,
Çarşıyı böylesine düzene koyar mıydı....
Leymosun’a geleli iki gün henüz oldu,
İnsanların giderek yazılmalarını söyledi.
Herkesler bir bir gidip zararlarını yazdırdı,
Pekçok yoksul yardım umuduyla yüreğini kaldırdı.
Harice telgraf çekti,
Muhtaçlara dağıtılmak üzere
İki geminin gelip
Yiyecek ve giysi getirmesini istedi.
Size kusurumu açıklayayım,
Ben şahsen onu hiç tanımadım,
Gazetelerden gördüklerimi kaleme aldım.
Planlamaya mühendisler görevlendirdi,
Tehlikeli binaları yıkmalarını söyledi.
İnsanları toplarlar ve hemen yıkarlardı,
Büyükler toplanarak başka bir karar aldılar,
Dere yatağını değiştirmeyi kararlaştırdılar.
Çokları karardan korkup dehşete kapıldılar.
Hem fikir oldukları proje gerçekleşmeli.
Tanrının mucizesi nihayet sonra erdi,
Bu bizlere ders ola
Aklımızdan çıkmaya.
Size din konusunda söyleyeceğim çoktu,
Lâkin artık biraz da kentten haber verelim.
Zarar, ziyanın miktarı yüzbin liradır.
Bunun bin beş yüzü toplanan bağışlardır.
Yüce Valimiz ve eşi iyi niyetlidirler,
Kendisi eşiyle birlikte elli lira verdiler.
Yunanistan’dan da hemen haber ulaştı,
Elli bin drahmi de onlar bağışladı.
Mutsuz olan düşkünlere acıyıp yardım eli uzatanların
Tanrı da ömürlerini uzatsın.
Dış ülkelerden de ümit var,
İşittiğim kadarıyla dıştan da yardım var.
Şimdi Leymosun’da yaptıklarını dinleyin,
Size etraflıca anlatayım,
 
 
Sersemlemiş durumdayım.
Bazı büyük bayramlarda,
Halkın kiliselere iştiraki için
Kahvehanelerle dükkânlarını
Açmama kararı aldılar.
“Resmi bayramlarda
Kahvehaneler açık olursa
Halk oraya gidecek
Kiliseye gitmeyecek” dediler.
Şimdi bu karar uyarınca
İş yerlerini açanlara
Beş lira ceza kesilecek.
Unutulacak türden yağış ve zarar değildi,
Çok kişiler hastalanıp yataklara serildi.
Seksenlerde aynı felâket
Bir kez daha yaşanmıştı.
Önce söylemedimdi, bunları sona bıraktım.
Hangi birini hatırlayayım,
Aklım ne kadar kessin,
Lâkin bana anlatanlar vermedi,
Broşürde yazılıdır size söylediklerim.
Dostlarım şiirime artık bir son vereyim.
Tanrının afetidir diye düşünmeliyiz,
Günahlarımız yüzünden geldiğini bilmeliyiz.
Sizleri yönlendirmek benim görevim değil,
Aklıma geldiğinden demeden edemedim.
Tarihe bakılırsa işin doğrusu da bu,
Küçüklerin de, büyüklerin de
Sözlerini sen dinle,
Hiçbir zaman sakın ha asla günah işleme.
Gücü sonsuz Allahım, Hz. İsa’m, Banyiyam.
Daha çocuğum bana akıl, izan veriniz.
Olanlardan ötürü çoğu hayret ederler,
Kalkıp da değeri olmayan şeyler düşünürler.
Dostlarım, bu hikâyeye artık son verdim,
Lâkin hatırınız için biraz daha yazayım.
Belki bu kitapçıklardan hepiniz alırsınız.
O denli çok zarar gördü ki gözlerim,
Üzüntüden bir hal oldum, kebap oldu yüreğim.
Oranın bir kent olduğu asla belli değildi.
Bu Tanrının işidir iyice düşününüz.
İnanmayanlarınız gidin, kendiniz görünüz.
Memnun kalanlarınız birer kitapçık alsın,
Ve de yüce Tanrıya şükrederek yalvarsın.
Önce temiz yürekle Allaha şükrediniz,
Sonra da bu şairi der hatır eyleyiniz.
 
Son
 
Ağıt, Leymosun'da 12 Kasım 1894'te yaşanan "Seylâp Felâketi”nde hayatını kaybeden onlarca kişinin ardından yakılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, adayı İngilizlere teslim etmesine rağmen sel felâketi sonrası Padişah Abdülhamid para yardımında bulunmuştur. Bu konu zamanın gazetelerinden “Kıbrıs” gazetesinde de geçmektedir. 
Evlenecek olan çift için yeni inşa edilmiş “Hanay”a henüz daha taşınmadan, başka bir deyişle henüz daha evlenmeden, Leymosun’da sel baskını yaşanır. Yeni hanay eski bir hanayın karşısında imiş ve sel baskınından kurtulmak için eski hanayda yaşayanlar ve düğündeki birçok kadın ve çocuk  yeni hanayın sel felâketine daha dayanıklı olduğunu düşünerek yeni hanaya geçmişler. Sel baskınında eski hanay sapasağlam yerinde dururken, yeni hanay yıkılmış ve içindekiler sel felâketinde hayatlarını kaybetmişler. Eski hanay hâlâ yerli yerinde duruyormuş.
Bu sel felâketi, 1894 yılında meydana gelmiş ve ölenler “Seylâp Şehitliği” adında bir kabristana defnedilmişlerdir. Leymosun veya diğer adıyla Limasol kentinin “Bayazid Sokağında” oluşturulan bu kabristandan bugün hemen hemen hiç iz kalmamıştır. Belirtmemiz gereken bir önemli husus da şudur:           
Olay her ne kadar Adanın İngiliz Yönetimi zamanında geçmişse de Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han bu felâketin yaralarının sarılması amacıyla oldukça büyük bir mali yardımda bulunmuştur.
Ayrıca Yunanistan ve İngiliz valisi ile eşinin de parasal yardım yaptıkları söz konusudur.  Ölenler arasında Rumlar da vardır.Nitekim Ayandon kilisesi yerle bir olmuş, kilisenin çanı ta denize kadar sürüklenmişti; bunun için Yunanistan da yardım etmek durumunda kalmıştır. Onlardan da ölenler olmuştu. Lâkin sel kurbanlarının çoğunu Müslüman Türkler oluşturuyordu. Şehit olan Türk hanımlar avuçlarındaki kınadan anlaşıldılar. Sular çekilinceye kadar aradan üç gün gibi bir süre geçmiş ve cesetler şişmişti.

4 Aralık 1936 Sel Felaketi ve Yakılan Ağıtlar
 Feryat
Geliniz hep toplanalım bu matemin başında,
Aramızdan koparıldı henüz pek genç yaşında,
Bir satırcık yazı bile yoktur meçhul taşında,
Senin için aziz ölü hepimiz kan ağladık.
Ah Süleyman, bizim için bir ümittin, emeldin,
Akıllıydın, bilgiliydin, çoğumuza bedeldin,
Zamanında milletini koruyacak bir eldin,
Senin için büyük şehit hepimiz kan ağladık.
 
Bilmiyoruz ne kabrini, ne yerini senin biz,
Zalim felek bırakmadı hayatından hiç bir iz,
Bu matemde müştereğiz küçük büyük hepimiz,
Senin için bedbaht ölü, ağladık kan ağladık.
Vücudunu katil dere nerelere sürüdü,
Seni yutan azgın sular denize mi yürüdü,
Facianın karanlığı gönlümüzü bürüdü,
Senin için garip Şevket, hepimiz kan ağladık.
Gittin, gittin, ebediyyen gençliğine doymadan,
Acep hangi kumlar gömdü cesedini soymadan,
Ulu Rabbim, pek büyüktür verdiğimiz bu kurban,
Senin için yüce şehit, hepimiz kan ağladık.
Tanrı! Kimsin, nesin ? söyle bu zulmüne sebep ne,
Neden kıydın milletimin en değerli erine,
Mel'un ecel, eserine bak sevine sevine,
Hayat değil, deha gömdün, lanet olsun şerrine,
Senin için ah Süleyman, hepimiz kan ağladık.
Kaynak kişi:Ulviye Mithat, Söz Gazetesi, 1936.
 
 
Feryat adını taşıyan bu ağıt, 6 dörtlükten oluşmakta olup 1936 yılında kaleme alınmış bulunmaktadır. Dizelerden anlaşıldığına göre bu ağıt Süleyman Şevket’in cesedinin henüz bulunmadığı günlerde yazılmış ve “Söz” gazetesinde yayınlanmıştır. Bu ağıt, sıcağı sıcağına kaleme alınmış bir ağıttır.
1936 yılında köprünün seller tarafından yıkılması sonucu Baf'ın Aşelya deresinde şoförüyle birlikte denize sürüklenerek boğulan çok değerli genç ve yetenekli avukatlarımızdan Vreçça kökenli Süleyman Şevket'in anısına kaleme alınan Türkçe ve Rumca ağıtlar o dönemlerde dillere destan olmuştu. Avukat Süleyman Şevket, Kıbrıslı bir beydi. 1908( Azinas’a göre 1906 doğumludur) yılında Kıbrıs’ın Baf kazasında bulunan Vreçça Türkçe adıyla Dağaşan köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Mehmet Kemal Cemal’di. Kardeşi Mahir Adataş Beyin 1993 yılında Ankara’da yayımlamış olduğu Avukat Süleyman Şevket’in Yaşam Öyküsü isimli kitabında verilen bilgilere göre babaları Mehmet Kemal Cemal Efendi, Baf kasabasında Hâfız Ali Efendi medresesinde yetişmiş ve öğretmenlik formasyonu kazanmış birisiydi. Annelerinin adı Rahime Süleyman olup okur-yazarlığı bulunmayan bir ev hanımıydı.
Şevket, doğduğu zaman annesi ile teyzesi arasında adeta paylaşılamaz olur, gece annesinde kalan Şevket gündüzü de teyzesinde geçirir. Teyzesi ve eniştesi tarafından da çok sevilen bu çocuğu neticede eniştesi bizzat okula yazdırır. Derslerinde fevkalâde başarılı olan Süleyman Şevket, liseyi 1926’da pek iyi dereceyle bitirdikten sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesinde yüksek öğrenimine devam ederek mezun olur. Kıbrıs’ta o dönemlerde avukatlık yapabilmek için  Londra’da birkaç yıl hukuk tahsili görmek kaçınılmazdı. Bu nedenle Londra’ya giderek üç yıllık bir “Barrister-at-Law” eğitimi gördükten sonra 1933 yılında vatanı olan Kıbrıs’a dönerek Baf kasabasında avukatlığa başlar.
Avukatlığa başladığı yıl 4 Ağustos 1933 tarihinde Kıbrıs Avukatlar Barosuna da kaydını yaptırdığı bilinmektedir. Aynı zamanda “Kıbrıs Türk Atletizim Birliği” olan Yıldız’ın da kurucusuydu. Kıbrıs’ta gerek Rum gerekse Türkler tarafından çok sevilen ve başarılı bir meslek icra eden bu genç avukatımız maalesef henüz 27 yaşındayken 4 Aralık 1936 yılında bir sel felâketinde şoförüyle birlikte sulara kapılarak bu  dünyadan göç etmiş, tüm ailesini ve kendini tanıyan Rum-Türk herkesi mateme boğmuştur. Bu yetenekli Türk avukat, o dönemde yaşamış olan Türk ve Rum ozanları öylesine etkilemiştir ki ölümünün ardından her iki dilde ağıtlar yakılmış ve senelerce bu ağıtlar halkın dilinde yaşamıştır.



SÜLEYMAN ŞEVKET’İN AĞITI

Ozanı Mustafa Hulûsi
 
 
Konuşmayı bırakın ve de sessiz oturun,
Ağıt okuyacağım onu iyice duyun.
Hristiyanlar, Müslümanlar etrafımda toplanın,
İlk kez göreceksiniz varlığını Türk ozanın.
Yanlışlarım da olursa beni mazur görün,
Bulunduğunuz köylerde sakın eleştirmeyin.
Okuma-yazma için ben hocaya gitmedim
Ki şiirlerimi hatasız söyleyeyim.
Doğduğum yer Vreçça isimli yerdir,
Ve adım da Mustafa diye bilinir.
Bahse konu kişiler köylülerimdi,
Dünyaya benden bir armağan bırakacağım,
Hemen şimdi söylemeye başlayacağım.
Tanrının takdirini size açıklayacağım.
Geçen yıl Aralıkta yer alan bir olayda,
Cuma gün saat dörtte dokuz yüz otuz altıda. 
Dünyaları yaratan gücü sonsuz Allahım
Senden bir tek dileğim beş dakika lûtfundur.
Anlatayım Şevket’in düşüşünü köprüden.
Köprüden çoğu uçtu amma ve lâkin ben,
Yabancı ülkelerde yıllarca tahsil gören
Birinden bahsedecem, avukatımız Şevketten,
Derede boğularak can veren rahmetliyi
Kimin okuttuğunu da size söyleyeceğim.
Köyünde kaç kardeşi bulunduğunu,
Ölümüne neden olan kazayı nakledecem.
Ana-babasının iki çocuğu oldu.
Başına gelenleri anlatsam baygınlık geçirirler.
Küçüğüne Şevket, büyüğüne Mahir[2] derler.
Şeytan onları, o yetenekli çocuğu kıskandı.
Tahsilliydiler, çok iyi insanlardı.
İyilerin iyisiydiler, Kıbrıs’ta ünlüydüler.
Size ana-babalarından da bahsedeyim,
Önce sırasıyla isimlerini söyleyeyim.
Analarına Rahme, babalarına Mehmet Kemal diyorlardı.
Yaşadıkları köyde bir  enişteleri vardı.
Şevket’i evlâdı gibi sevdi ve yanına aldı,
Onu her gün muntazaman okula yollardı,
Hayli sıkı bir denetim altında tutardı.
Köyünün ilk okulundan pek iyi mezun oldu,
Eniştenin parasıyla “Şeher’de” [3]okuyordu.
Bu okul da son bulunca enişte plânladı,
Avukat olmasını istiyordu biraz para sakladı.
Onu hemen tahsil için yurt dışına yolladı.
Ağırlığınca harcadı, hiç gözünü kırpmadı,
Eğitimi uğuruna çok paralar harcadı.
Umardı ki yaşlanınca kendine bakacaktı.
Tahsil sona ererek avukat oluverdi,
Yüce yaratan onu dereye armağan etti.
Bunu ona kimsecikler yapmadı ki asılsın,
Veya öldürülsün de yeryüzünden silinsin.
Alın  yazısıydı bu, Allahın takdiriydi
Kıbrıs’ta anılacak, yaşayacak ebedi.
Lâkin yüce yaratan haksızlıkta bulundu,
Teyzesiyle enişteyi yapayalnız koydu.
Teyzesiyle enişte onu çok severlerdi,
Yürüyüşte bile onu takip ederlerdi.
Küçüklüğünden beri çok iyi birisiydi,
Daha okuldaykenden iyi olduğu belliydi.
Sorunları olanlar hep ona giderlerdi,
Tanıklık edenleri kendi cebinden öderdi.
Savunmasını üslendiği davaların
Yüzde yüzünü kazandığı görülürdü.
Çok diller biliyordu, İngilizcesi şahaneydi,
Hakimler onunla sohbet etmek dilerdi.
Her ay mutlaka büyük  kentlere gitmek isterdi,
Davası olanların tümü onun yanına giderdi.
Onun güzel sözlerini, tatlı sohbetlerini
Dinlemek amacıyla yanına varmayan kalmamıştı.
Anası, babası, eniştesi, teyzesi
Tahsilinden dolayı gurur duymaktaydı.
Hatta biz köylüleri de iftihar ederdik.
Yirmibeş yaşında onu kara topraklar yuttu.
Böylesine iyi ve genç birisini toprağın
Yutması haksızlık ve günah değil miydi.
Aynı zamanda son derece alçak gönüllüydü.
Dilencilerle bile durup sohbet eder, şakalaşırdı.
Lâkin yaratanımız ve de onu kıskanan şeytan,
Yeryüzünde  yürümesini istemediler.
Bir gece evinde oturup birşeyler atıştırdıktan
Sonra Leymosun’a gitmek istedi.
Biriki lokma atıştırdıktan sonra hemen
Yerinden kalkıp enişte ve teyzesinin
Üstüne sarıldı ve onlara Leymosun’a
Gitmek istediğini söyledi.
Orada halletmesi gereken işleri de vardı.
-“Yola çıkmak için artık geç değil mi?
Seni sabah biraz erken uyandırırız, gidersin”dediler.
Ona, havanın da çok yağmurlu olduğunu söylediler.
Komşular da Leymosun’a gitmemesini öğütlediler.
Kulübe vardı, şoför Salih’i aramaya koyuldu.
Kulübe girerkenden Salih ayağa kalktı,
Anlaşıldığına göre ona gitmemesini anlattı.
Onu caydırmak için “Sabah oluncaya  dek bekleyeceğim,
Bu gece Leymosun’a gitmeyeceğim”dedi.
Şevket Efendi güldü, onun sırtına vurdu.
Talihsiz adam başına geleceklerden habersizdi.
Ona(şöföre) “Kalk be deli şakayı bırak,
Bu gece perilerle dans edeceğiz.”
Salih ona: “Gidilecek gece değil,
Leymosun’a değil cennete gideceğiz.”
Sanki de biliyormuş, ona söylemişler gibi.
Oradan hareketle yola revan oldular,
Leymosun’a gitmek için arabaya bindiler.
Yoluna koyacağı bazı işleri vardı.
Yolda giderken sanırım konuşmaya başladılar.
Sevdikleri bayanlardan bahsetmeye koyuldular,
Böyle sohbet ede ede köprüye ulaştılar,
Dereye yuvarlandılar ve akıldan  oldular.
Akılları adeta başlarından uçtu,
Kimbilir oradan oraya kaç kez tokuştu, durdu.
Allahbilir zavallılara nasıl geldi,
Yufka yürekliliğimizden acı içimizi deldi,
Az önce sadece birinden söz edeceğiz dedik,
Çoklarını toplayıp da zahmet çekmek istemedik.
Haber Baf’a ulaşır ulaşmaz hal hamur oldular,
Hristiyanlar ve Müslümanlar.
Eniştesi, teyzesi olayı hemen öğrendiler,
Rengi uçuşmuş birer cenazeye döndüler,
Böyle kötü bir haberi Kasaba’ya kim yaydı,
Kasaba ve yöresi bu haberle sarsıldı.
Hemen doktorlar ve Polis kumandanı
Yasaların emrettiği biçimde olay yerine vardı.
Onlara ek olarak vatandaşlar da gittiler,
Onları göstermesi için Tanrıya dua ettiler.
Salih’i hemen çamurlardan çekip çıkardılar,
Rahmetlinin vücudu al kanlar içindeydi.
Lâkin Şevket’i aradılar, aradılar, bulamadılar,
Ve de gerisin geri döndüler.
“Onu deniz aldı, götürdü” dediler.
Doktorlar Salih’i muayene ettiler,
Sonra Baf’a götürüp hemenden defnettiler.
Onu bulmak umuduyla yine Şevket’e gittiler.
Enişte ve teyzesinin ağlamaktan sesleri kısıldı,
Boğazları yırtılırcasına feryat ediyorlardı.
Hristiyanlar ve Müslümanlar da birlikte ağlıyordu,
Şevket için ağlıyor ve dövünüyordu.
Hayattayken Şevket de onlarla sohbet ediyordu.
Bunlardan ayrılarak ebeveyninden söz edeyim,
Babası, anası ve amcalarından diyeyim.
Anası ve babası köyde kalıyorlardı,
Onun kaybolduğu yerde hazır bulunmuyorlardı.
Ana, babası olayı iki,üç gün sonra duydular,
Babası, olayı, önce kahvede duydu,
İşittiği anda hemen aklı başından gitti.
Evine varmak için koşuşmaya başladı,
Zaman kaybetmeden evinden sopasını alarak,
Baf’a gitmek için yola çıktı yaya olarak.
İçinin ateşiyle ağzından köpükler geliyordu
Karısı: “Elinde deyneğinle alel acele nereye diye” sordu.
Karısına: “Erken varıp bahçede suyu yoluna koyacağım,
Çok su indi, ağaçlarımızı aldı, götürdü,
Ki güzel meyvelerimiz olurdu da evlâtlarımıza da yollardık.”
Hemen evin önündeki yolda bulundu,
Hayvanını almayı dahi düşünmüyordu.
Yolda yürürken hüngür hüngür ağlıyordu,
Ramak kaldı sakatlanıyordu.
Galatarya’ya varınca muhtarı buldu.
Muhtar Mahmut ve oğlu Kemal onu teselli etmeye koyuldu.
Çok yorgun düştüğünden onu Amarget’e götürdüler.
Aşırı ağlamaktan aklı başından gitti.
Oraya varınca hayvan aramaya gider,
Abdullah’ın oğlu Seyfi de ona yardım eder.
Seyfi ondan çok fazla para ister.
Lâkin hatır için ondan yarım lira alır.
Benzin tüketen otomobil dahi olsaydı,
Böylesi bir olayda bunca para almazdı.
Hemen o anda hayvana bindirildi,
Onu sağından, solundan tutarak Baf’a götürüldü.
Şevket’in babasını burada noktalayıp
Kadersiz anacığına gelelim.
Bir komşusu hemen gidip ona söyler,
Ağzını açar açmaz çilesi başlar.
“Haydi çabuk kocanın arkasından gidesin,
oğlun Şevketimiz için sen de yaş dökesin.”
Anında deli bir yaban güvercinine döndü,
İçi yandı, gözlerinden oluk gibi yaşlar boşandı.
Ağlayarak fırlayıp yolun ortasında bulundu,
Zavallı anacığı ne acılara düçar oldu.
Ağlayıp dövünerek yerlere düşüyordu.
Olayı duyar duymaz hayal görmeye başladı,
Peşinden gelmesi için yeğeni
Ali’nin oğlu Abdullah’a haber saldı.
Kadıncağız “Oğlum Şevketim” diye ağlayıp sızlarken,
Köylüler ona: “Belki yalanlarıdır”  diyorlardı.
İşitilen bu felâket yalan olmaz diyordu,
Olayı duyan babası ateşlerde yanıyordu.”
“Ah oğulcuğum, melek oğlum, diyordu,
sözlerin, dudakların şekerdi sanki.
Ah evlâdım diyordu, gözümün nuruydun,
Ben, senin, cenazeme gelmeni bekliyordum.
Bu başıma gelenler nedir diyordu,
Sesi saatten saate azalıyordu.
Ağlamaktan, ah etmekten sesi çıkmıyordu,
Böyle bir olayın olmasını beklemiyordu.
Abdullah, oğlu Şevket’i bulmak umuduyla
Onu alarak Kasaba’ya doğru yola koyuldu.
Nalbant Şevket ve kunduracı Ahmet de
Arkadaşlık namına peşine takıldılar.
Ona yardım edip Baf’a götürmeye karar kıldılar.
Ağlayıp ahı- figan etmek adamı çürütür,
Yarı yolda ona yetişerek koluna girdiler,
Ana babası da feryat edip inlediler.
Amarget denen köye vardıkları zaman
Hemen anında aradılar binecek bir hayvan.
Lâpithyulu Cemali o köyde evliydi,
O gariban da onlara hayvanını verdi.
Hayvanı buluncalar Ahmet geriye döndü,
Şevket’in anasının  aklı tamamen söndü.
Hayvana binip oğluna gitmek üzere
Nalbant Şevket ve yeğeni ile yola düzüldü.
Kasaba’ya girince eşine yetiştiler,
Ve tüm hazır olanlar gözyaşları döktüler.
Tüm akrabalar orda bir araya geldiler,
Kimileri bayılıp yerlere serildiler.
Doktor İhsan Efendi yanlarına varır,
Bayılan kişileri muayeneye durur.
Sırasıyla hepsini ayıltır birer birer,
Onların tümü yeniden Şevket için yaş döker,
Dereye doğru gidip tekrar gözlem yaparlar,
Onu görebilmek için Allah’a yakarırlar.
O kadar bakmakla da onu göremediler,
Kısacası oradan Kasaba’ya döndüler.
Sıra geldi şimdi artık bahsedeyim rahmetliden,
Topraklar ve taşlar onu örtmüştü iyiden.
Toprağın altında bir ay kadar kalmıştı,
Derileri yüzülmüş sadece vücut kalmıştı.
Bir ay geçtikten sonra yine seller oluştu,
Şevket’i yüzeye çıkardı, sular ogün coştu.
Bir çoban onu buldu ve de bağırıyordu.
Desteban onu duyarak yanına sokuldu.
Desteban çobanı Kasaba’ya gönderdi,
Polise bir ifade vermesini söyledi.
Aynı saatte Kasaba’ya vardı,
ve polise gidip ifade verdi.
Polise der: “Bir insan cesedi buldum,
Yüzü ve elleri soyulmuş.”
Polis yetişebilmek için hemen oraya koşmuş.
Muayene etmek için doktor da almışlar,
Polis kumandanı ile muayene etmişler.
Yasa gereğince onu Kasaba’ya götürdüler.
Kasaba’ya varınca tekrar muayene ettiler.
Emir verip bekletmeden hemen defnettiler.
Lakin bunu nakletmeye dermanım yok,
Çünkü yasa boğulurum gözyaşlarım çok.
Buraya kadar, hikâyeye son veriyorum,
Memnun olanlarınız kitapçık alsın diyorum,
Bir kuruşa satıyorum, benden esirgemeyin,
Alın, okuyun bunları derhatır eyleyin.
Bunu açıklamayı çoktandır istiyordum,
Lâkin onu bastıracak param yok diyordum,
Şimdi çalışarak birkaç kuruş kazandım,
Ve de karar vererek bu Kasaba’ya vardım.
Şiirimi düzen içinde devamlı yayınladım.
Ve de olan biteni değiştirmeden yaptım.
Beni dinleyenlerin akıbeti hayır olsun.,
Buraya gelip de beni görenlerin tümü.
İyi olan evlâdı herkes hatırlar,
Ona rahmetler gerek bana da sizlerle uzun ömürler.
 
                Mustafa Hulusi’nin bu eseri Rum halk ozanı Azinas’ın eserinden pek de aşağı değildir. Güzel  bir Rumca ile söylenen bu eser şairinin ilk ağıtı olmasına rağmen gerek dili gerek kafiyelenişi gerekse dizelerdeki sağlamlığı açısından son derece başarılıdır. Türk halk ozanının Azinas’tan farklı olarak işlediği bu sel felâketinde diğerlerine değinmediği, daha çok köylüsü ve akrabası olan ünlü Avukat Süleyman Şevket’ten bahsedip onun acı dramını dile getirdiği görülmektedir. İyi bir tahsil gördüğünden söz ettikten sonra ailesinden bahsederek ana-babasının isimlerini vermesi, büyük kardeşi olan Mahir beyden söz açması da Azinas’tan farklı olan özelliklerdir. Bu arada onun eğitiminde son derece etkin olan eniştesi ve teyzesinden de bahsettiği görülür. Bu genç yeteneğin ölümünden anne, babası kadar onların da etkilendiği dizelerde dile getirilmektedir. Bu ağıtta Hristiyan ve Müslümanların birlikte göz yaşı döktükleri ve Şevket için dövündükleri de görülmektedir. Bu arada Kıbrıs Türk yaşamına ışık tutacak olan önemli çizgiler bulunduğu da bir gerçektir. Örneğin Vreçça’dan Baf kasabasına giden yol güzergahında mevcut Türk köylerinin ki sonradan oralarda Türkler kalmamıştır. Örneğin; Galatarya,Amarget gibi yerleşim yerlerinin o yıllarda karma  oldukları,Galatarya muhtarının da Mahmut isminde birisi olduğu anlaşmaktadır.
                Ağıtta özellikle annenin feryadı ve acı içinde oğlunu görebilmek için Baf kasabasına doğru kilometrelerce yolu kat edişi dile getirilmektedir. Bu arada bir zamanlar özellikle Baf kazasında tüm halkın sevip, saydığı aslen Vreççalı olan Dr.İhsan Ali efendinin de cenaze nedeniyle bayılan kişileri ayıldığı da ilgi çeken dizeler arasındadır.
               
 
banner342
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.