banner583
banner529
banner570

En küçüğü 8, en büyüğü 36 yaşındaydı

banner476

Muratağa’da 1974’te katledilen ve kalıntıları yıllar sonra bulunan Akansoy ailesinden 5 kişi bugün defnedilecek

En küçüğü 8, en büyüğü 36 yaşındaydı

banner630

Muratağa’da katledilen ve Kayıp Şahıslar Komitesi tarafından kimliklendirilen Akansoy ailesinden 5 kişi bugün defnedilecek. Anne Emine Rüstem Akansoy ile dört evladı için 47 yıl sonra cenaze töreni yapılacak.
Kıbrıs barış hareketinin önde gelen liderlerinden, Avrupa Yurttaşlık Ödülü sahibi Hüseyin Rüstem Akansoy’un annesi ve dört kardeşi için düzenlenecek defin töreni, sivil bir tören olacak.
Öldürüldüğünde 36 yaşında olan Emine Rüstem Akansoy, 20 yaşında olan Sezin Rüstem Akansoy, 13 yaşında olan Mustafa Rüstem Akansoy, 11 yaşında olan Erbay Rüstem Akansoy ve 8 yaşında olan Sibel Rüstem Akansoy bugün saat 10.00’da düzenlenecek sivil bir törenle Muratağa Sandallar Atlılar Şehitliği’nde toprağa verilecek.
Muratağa ve Sandallar köyünde 14 Ağustos 1974’te topluca katledilenler bir süreden beridir Kayıp Şahıslar Komitesi tarafından yürütülen kazı çalışmaları sonucunda kimliklendirilip, Muratağa’daki şehitlikte ayrı ayrı mezarlarda defnediliyor. Aralık 2020’de kimlikleri tespit edilen 7’si kız, 7’si erkek toplam 14 çocuk kimliklendirilip, ayrı mezarlarda toprağa verilmişti.
EOKA, 20 Temmuz 1974’te eli silah tutan erkeklerin çoğunu esir kamplarına götürdüğü Atlılar, Muratağa ve Sandallar köylerini İkinci Barış Harekatı’ın başlamasının ardından yeniden basmış ve en küçüğü 16 günlük, en yaşlısı ise 95 yaşında 126 Kıbrıslı Türkü topluca katledip, gömmüştü. 
Kayıpların bulunmasıyla ilgili çalışmalarıyla tanınan Yenidüzen gazetesi yazarı Sevgül Uludağ, Akansoy ailesiyle ilgili yazı yayımladı.
Uludağ’ın yazısı şöyle:
Hüseyin Rüstem Akansoy’un sevgili anneciği Emine Rüstem Akansoy, Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamında 14 Ağustos 1974 tarihinde EOKA-B’ciler tarafından öldürüldüğü zaman henüz 36 yaşında, beş çocuk sahibi bir kadındı, Rüstem Akansoy ile evliydi… Rüstem Bey ile oğlu Hüseyin Rüstem Akansoy, 20 Temmuz 1974 tarihinde savaş esiri olarak köyde tutuklanarak, Muratağa-Atlılar-Sandallar’dan diğer köylülerle birlikte önce Piperisterona’ya (Peristerona Pygi) götürülmüşler, sonra kadınlar ve çocuklar ve bazı yaşlılar alındıkları köylere geri gönderilirken, erkekler de Mağusa’da Karaol kampına savaş esiri olarak götürülmüşler, ardından da esir olarak Leymosun’a taşınmışlardı…
14 Ağustos 1974 tarihine kadar geçen süre içerisinde üç köyde yani Muratağa-Atlılar-Sandallar’da kalan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar çeşitli tacizlere maruz bırakılmışlar ve EOKA-B’cilerin hedefi haline gelmişlerdi. İkinci harekatın başladığı haberi duyulur duyulmaz ise, Piperisterona ve civar köylerden EOKA-B’ciler, bu üç köyde bulunan toplam 126 Kıbrıslıtürk kadın, çocuk ve yaşlı insanı katletmişler ve onları toplu mezarlara gömmüşlerdi…
Saklanarak katliamdan sağ kurtulan Şafak Nihat adlı çocuk, toplu mezarların bulunmasında rol oynamış ve yürütülen kazılarda Kıbrıs’ın yakın tarihinin en korkunç katliamı ortaya çıkarılmıştı…
Hüseyin Rüstem Akansoy, tüm ailesini bu katliamda yitirdiği halde, hiçbir zaman savaştan, kinden, nefretten yana bir tavır almamış ve kendi evladı Erbay Akansoy’u da onur duyulacak biçimde, tam bir barış aktivisti olarak yetiştirmiş bulunuyor. Hüseyin Rüstem Akansoy, Kıbrıs’ta barış ve yeniden birleşmenin öncülerinden bir lider olarak, yine Palekitre katliamında tüm ailesini yitiren ancak nefretin değil barışın yolunu seçen Petros Suppuris ile birlikte pek çok barış etkinliğinde yaşadıklarını birlikte aktararak barış mesajı vermişler ve Avrupa Parlamentosu tarafından Avrupa Yurttaşlık Ödülü’ne layık görülmüşlerdi…
Hüseyin Rüstem Akansoy, ailesinden 30’dan fazla yakınını bu katliamda kaybettiği halde, hiçbir zaman kin ve nefretin sözcülüğünü yapmamıştı – hatta barış hareketinin önde gelen bir neferi olarak, onun tüm ailesini EOKA-B’ci Kıbrıslırumlar’ın gerçekleştirdiği bu katliamda yitirmiş olduğunu, en yakınındakiler bile bilmiyordu. O hiçbir zaman ailesinin öldürülmesini “kullanıp”, kendisi için herhangi bir çıkar elde etmeye çalışmamış, hep barışı savunmuş ve bu yüzden de kişi olarak da ağır bedeller ödemişti…
Hüseyin Rüstem Akansoy’la Ekim 2004’te yayımlanmış olan röportajımız şöyle:
Muratağa’daki katliam çukurunda annesini, dört kardeşini, babannesini, halasını, amcasını ve yeğenlerini kaybeden Hüseyin Akansoy anlatıyor...
Muratağa diye bir yer... (*)
Kimi zaman yaşamak, ölmekten beterdir... Bütün sevdiklerinizi kaybedersiniz, bir anda hayat anlamsızlaşır. Siz de ölmek istersiniz. Ama hayattasınız ve kaldığınız yerden hayatınıza devam etmek, ayakta kalmak, insanlık onurunuzla yaşamak zorundasınız...
Toplu bir katliam yaşanan Muratağa’da böyle oldu...
Hüseyin Akansoy gencecik bir delikanlıydı, babası çiftçiydi, onun da veteriner olup Muratağa’ya geri dönerek burada çiftliği geliştirme hayalleri vardı... Ama savaş denen o kara bulut adamıza çöktüğünde başına geleceklerden habersizdi - veteriner olmasının artık bir anlam ifade etmeyeceğini, tüm sevdiklerinin, tüm yakınlarının bir katliam çukurunda can vereceğini ve herşeye rağmen hayatta yoluna devam etmesi gerekeceğini...
Onu Kıbrıs’taki ilerici barış hareketinin ön saflarında gördük, öyle tanıdık. Hiçbir zaman Muratağa’daki katliam çukurunda ne kadar çok sayıda yakınının yattığını bilmedik. 36 yaşındaki annesi Emine, 15 yaşındaki kızkardeşi Sezin, 13 yaşındaki erkek kardeşi Mustafa ve 12 yaşındaki öteki erkek kardeşi Erbay, 8 yaşındaki kızkardeşi Sibel, babaanesi Raziye, halası Rasime, halasının kızı Sezay, amcası Mustafa, amcasının eşi Havva ve onların kızları Temray ve Tacay ile oğulları Türker... Tüm bu saydıklarımız Hüseyin Akansoy’un en yakın akrabalarıydı...
Bir insan bu kadar çok sayıda sevdiğini kaybedip nasıl hayatta kalır? Nasıl çıldırmaz? Tüm bu yaşanmış olanları Hüseyin Akansoy asla kaba bir şovenizme, koyu bir kine dönüştürmedi - her zaman barışı savundu. Oturduğu yerden yapmadı bunu, ateşin tam ortasında durarak bebeklerimiz, çocuklarımız, annelerimiz, kardeşlerimiz, babalarımız, amcalarımız ya da teyzelerimiz toplu katliam çukurlarına gönderilmesin diye mücadele etti... Adamızın birleştirilmesi, barışa ve huzura kavuşması, artık çocuklarımızın bizden daha huzurlu, daha rahat yaşaması, günün birinde sırtına dayanacak bir tabancayla mezara gönderilmemesi için ateşin ortasında durdu, gözünü kırpmadan savundu barışı, çok ağır bedeller ödemiş olduğunu göstermeyerek, iki toplumun artık oturup anlaşmasını isteyerek...
Bugün de bunu sürdürüyor...
Öyküsünü bizimle şöyle paylaşıyor:
SORU: Biz hep Muratağa’yı bir katliam çukuru olarak okuduk, Muratağa-Sandallar, Atlılar diye okuduk... Ama bu köy nasıl bir köydü? Nasıl bir yaşantı vardı? Birazcık eskilerden başlayabilir miyiz? Ne zaman doğduydunuz?
AKANSOY: Ben 1956 yılının Kasım ayında doğdum...
SORU: Kaç kişilik bir aileydiniz?
AKANSOY: Annemle babamın ilk çocuğu olarak dünyaya geldim... Annemin adı Emine, babamın adı Rüstem... Özellikle köy yaşamı bilinir, daha fazla çiftçilikle uğraşırlardı, biraz bahçecilik, hayvancılık... Ama buna ek olarak babamın İngiliz üslerinde çalışmak gibi aslında ayrıcalığı diyebiliriz, vardı... Pergama İngiliz üslerinde aşçı olarak çalışırdı.
SORU: Nasıl gider gelirdi?
AKANSOY: Arabasıyla gider gelirdi...
SORU: Hatırlar mısınız arabasını?
AKANSOY: Tabii... Küçük bir Fiat’çıktı, daha sonra bir Morris’çiği olmuştu. Motora da meraklıydı, çeşitli motorları vardı... Daha sonra dört kardeşim daha oldu, iki kız, iki erkek...
SORU: En küçükle kaç yaştı aranız?
AKANSOY: Herhalde on yaş...
SORU: Köy nasıl bir yerdi? Rumca adı nedir?
AKANSOY: Köy Muratağa, ben Muratağalıyım... Rumca’da Maratha ya da Maraha diye bilinir. Küçük bir köy. Bir kere çoluğu-çocuğu, genci-yaşlısı-ihtiyarı, tümünü toplasanız zaten 100 kişilik bir nüfus. Nüfusun bir bölümü de aslında Peristerona köyünden göçmen olarak gelmişlerdi, köyün üst tarafında göçmen evi olarak yapılan evlerde yerleşik insanlardı. Ama aslında köken itibarıyla insanlar Muratağalı, Peristeronalı, yine aile durumundaydı, yakındılar...
SORU: Karma bir köy değildi...
AKANSOY: Değildi...
SORU: Nüfusu 100 civarında olduğuna göre herhalde aşağı yukarı 10 aileydi...
AKANSOY: Aşağı yukarı 10-15 aile diyebilirsiniz...
 SORU: Siz herhalde ilkokula orada gittiniz...
AKANSOY: Evet, ilkokulu Muratağa’da tamamladım, ortaokul-liseyi Namık Kemal Lisesi’nde tamamladım.
SORU: Gidip gelir miydiniz Mağusa’ya?
AKANSOY: Hayır, yurtta kalırdım. Aslında Mağusa’ya çok yakın bir köy, 10-11 mil kadar, 15 kilometrelik bir mesafe ama gene de hergün sabah gidip gelme problem olurdu, bir de daha fazla hayvancılıkla uğraşıldığı için, bir de kaytarmak için o işlerden büyükler, küçüklere devredilerek o ilişki sürdürülürdü!  Ben büyüdüğüm için artık okula gideceğim, küçükler hayvancılık işlerine bakacaktı, sağım işlerine... Çünkü sabahleyin erken kalkıp anneye babaya yardım etmek gerekirdi, babam da üslerde çalıştığı için genellikle anneme kalırdı bütün bu işler ve de küçükler sabahın saat dördünden kalkıp o hayvanlarla ilgilenmek zorundaydılar...
Küçükbaş da vardı, büyükbaş da vardı... Ciddi ciddi varsıl bir aile olduğumuzu düşünüyorum, iyi bir gelirimiz vardı. Özellikle babamın İngiliz üslerinde çalışıyor olması da ek bir katkıydı - dolayısıyla rahat bir yaşam idi...
 
banner342
banner603
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.