banner107
banner82
banner147

NECATİ TAŞKIN KİTABI

banner27

Usta yazar Ahmet Tolgay’ın son yıllarda yazdığı biyografi eserler toplum tarafından çok büyük bir ilgiyle karşılandı. Büyük beğeni kazandığı için kitaplar çok kıs sürede de bitti. Toplumun; bu tip yayınlara büyük bir açlığı olduğu için yazarın biyografi türündeki boşluğu bir nebze olsun doldurdu tartışma kaldırmaz. 288 sayfalık “Efsane Sendikacı Necati Taşkın” kitabı , Kıbrıs’ın çok önemli dönemini bizlere anlatırken özelde Necati Taşkın’ını anlatırken genelde Kıbrıs’ın siyasi yaşamının çok önemli noktalarını bizlere detaylarıyla anlatıyor. Okumanızı salık veririz.

NECATİ TAŞKIN KİTABI

banner192

 Oğul Zafer Taşkın'dan Taşkın Ailesi adına

"Efsane Sendikacı Necati Taşkın" kitabı, Taşkın ailesi olarak bizlerin önemli bir hayaliydi. Bu hayalin, güçlü ve usta bir kalemin elinden hayata geçirilerek, yok olmaya yüz tutmuş bir tarihin kayıt altına alınması ve geleceğe ışık tutması bizim açımızdan çok önemliydi. Her şeyden önce öngördüğümüz bu usta ve güçlü kalem olan ve o dönemlerin canlı tanıklığını da yapan Ahmet Tolgay'a, özverili ve başarılı çalışmalarının ürünü olan bu kitabı bizlere ve Kıbrıs tarihine kazandırdığı için çok teşekkür ederiz.

Ayrıca kitaba çok değerli bilgileri ve anıları ile katkı koyan merhum babamın aile bireylerine, arkadaşlarına ve meslektaşlarına da ayrı ayrı teşekkür ederiz.

Oğlu olmaktan her zaman gurur duyduğum babamız Necati Taşkın'ı uzun uzun yaşamak, uzun uzun anlatmak isterdim. Ancak kader bize bu şansı vermedi. Ben henüz 7 yaşındayken, daha anı biriktirebilecek zamanı bile yakalayamamışken O'nu kaybettik.

Yine de çok az da olsa Onunla geçirdiğim güzel günler ve anılar hafızamda ilk günkü gibi capcanlıdır. Babamız, çalışkanlığı, dürüstlüğü ve yardımseverliği herkes tarafından takdir edilmiş, milliyetçiliği son nefesine dek görev bilmiş Efsane Sendikacı'ydı. O'nunla Mahmut Paşa Sokak'taki evimizden çarşıya doğru yürüdüğümüz günleri hatırlarım. Bu yolculuk her zaman çok uzun sürerdi. Herkes onu tanır, herkesle iki çift laf etmeden, selamlaşmadan yoluna devam etmezdi. Genelde tüm konuşmalar o günlerin atmosferine uygun, esrarengiz bir tarzda, fikir teatisi şeklindeydi. Çok sevilen, güvenilen ve saygı gören biri olduğu her adımında hissedilebilirdi.

İş yoğunluğuna rağmen bizlere zaman ayırırdı. Bol bol denize giderdik. Sanırım bendeki deniz aşkı o günlerden kalma!.. Bizleri futbol maçlarına götürürdü. Maçlarda dahi etrafına bir anda birçok insanın toplandığını, maç boyunca sürekli derin konuların konuşulduğunu hatırlarım.

Bir seferinde yine bir Gençlik Gücü - Baf Ülkü Yurdu maçındayız. Büyük bir heyecan ile maçı izliyoruz... Biz ağabeyim Mert ile Gençlik Gücü'nü destekliyoruz, gol atılmasını bekliyoruz... Bunun nedeni de, evde annemize yaptırmış olduğumuz GG (Gençlik Gücü) bayrağını bir kez olsun sallayabilmekti. Ancak o maçı 5 - 0 kaybettiğimiz yetmezmiş gibi, bayrağı da tribünlerin altına düşürerek kaybettiğimizi ve çok üzgün olarak eve döndüğümüzü hatırlarım.

O sıkı bir Baf Ülkü Yurdu taraftarıydı. Hayranı olduğu Anavatan Türkiye'de ise Fenerbahçe'yi desteklerdi. Evde beraberce videoda bol bol film izlerdik. En çok Cüneyt Arkın filmlerini izler, izlerken de yorumlar yapardı, tyi bir arşivciydi. Evde sürekli bir şeyler okur, okurken de elinde kalem, okuduğu önemli yerlerin altını çizer, notlar alır, onları büyük bir özenle muhafaza ederdi. Evde videocudan aldığımız kaset listesi vardı. Bir seferinde Cüneyt Arkın'ın bir filmini çok siyasi bulduğunu söyleyerek şu an çok net hatırlayamadığım bazı notları, evdeki kaset listesinde, Cüneyt Arkın'ın filminin yanma yazdığını hatırlarım. O film acaba işçi meselelerini irdeleyen ve Cüneyt Arkın'ın maden ocağında bir işçi liderini canlandırdığı "Maden" miydi?

Müzik dinlemeyi de çok severdi. Favori şarkıcısı Emel Sayın'dı. Çok dikkatli bir kişiydi. Her şeyi belli bir ciddiyetle yapardı. Televizyonda Emel Sayın'ın o meşhur "Feryat" şarkısını dinlerken, Emel Sayın'ın vokalistlerinden birinin saatine baktığını yakalayarak yaptığı espriyle bizi bol bol güldürdüğünü hatırlarım.

En sevdiği yerin Kardeş Ocağı olduğunu hissettiğimi söylemek isterim. Orası adeta ikinci eviydi. Orayı hiç boşlamazdı. Bazı geceler bizi de alır ve gazete çıkardıkları matbaaya giderdik... Ertesi gün çıkacak olan gazeteyi dikkatlice incelerdi. Biz de o sıralarda dizgide kendi adımızı yazdırır, kâğıtlara mühür basarak oynar, O'nun işinin bitmesini beklerdik. Bol bol yurt dışı seyahatine gider, eli hiç boş dönmezdi. Yanımızda olmadığı gaybubet günleri adına mutlaka gönlümüzü alırdı.

Belleğimdeki bu güzel tablo, o gece Mağusa yolundan gelecek olan haber ile bir anda değişir. Evde anlam verilemez bir hava vardı. O yaştaki bir çocuğun anlam veremeyeceği anlardır bunlar. Bir şeylerin ters gittiği kesindir. Bu karanlık havanın zorlu bir geleceğin habercisi olduğunu anlamam çok zamanımı almadı aslında. Çetin günler başlamıştı ailemiz için... Babamız, evdeki en acıtıcı ve en büyük eksiklikti. Annem ev hanımıydı... Dedemden kalma bir ev ve arabasından başka da bir şeyimiz yoktu.

Derken hayatın acımasız yanı kendini hemen gösterdi. O'nu kaybettiğimiz yetmezmiş gibi bir de kazada hayatını kaybeden ve yaralanan diğer mesai arkadaşlarından bazılarının aileleri, uzun yıllar bizleri üzecek ve meşgul edecek girişimi yapmış, annem aleyhine tazminat davası açmıştı. Bu davalar o zor günlere bir o kadar daha acı katmıştı. Davalar ile ilgili defalarca bizim avukatımız olan Cahit Yılmazoğlu'nun ofisine gidip geldiğimizi hatırlarım. Annem o dönemde büyük destekçimiz olan eniştem Özer Haftabaşı ile birlikte Avukat Cahit Yılmazoğlu ve Avukat Ahmet Kalkan ile konuşurken biz hiçbir şeyden habersiz masaların üzerinde kâğıtları karıştırır, onların işinin bitmesini beklerdik. Bu davaları ve çıkan mahkeme kararlarını üniversite yıllarından sonra dikkatlice inceleme şansım oldu. Gerçekten de özellikle annem Hale Taşkın için çok çok yıpratıcı ve zor bir dönemdi. Açılan bu davaları bir vefasızlık olarak değerlendirmek istemem... Ancak bunların hayatın ibretlik, acımasız yüzü olduğunu söylemek yerinde olur.

O'nun ölümünden sonra, O'nun sevenleri, sendikacı dostları etrafımızda bize bir koruma duvarı örerler, desteklerini esirgemezler. Bu zorlu dönemi aşabilmemiz için ev hanımı olan annemi İhtiyat Sandığı Dairesi'nde işe başlattırırlar.

Babam Necati Taşkın idealist ve dürüst biriydi. Kişiliğine en ufak bir gölge düşmemesi için çok dikkatli davranırdı. "TaşkınköyProjesi"ni hayata geçirirken kendisine bu projeden bir ev dahi ayırmamış, bunları ihtiyaç sahibi, hiç evi olmayan insanların alabilmesi için mücadele etmişti. O'nun vefatından sonra sendikacı arkadaşları anneme destek olabilmesi için,Taşkın Ailesi Anıtkabir'de

projede son kalan ev olan ve şantiye binası olarak kullanılan 2. Sokaktaki evi, ücreti Annem tarafından ödenmek üzere bize verdirtmişlerdi. 2. Sokaktaki bu evde, ta üniversite yıllarına kadar O'na minnet duyan konut sahibi insanların arasında, çok güzel ve kıymetli komşuluk ilişkileri ile güvenle yaşama şansı bulduk.

"Taşkınköy"de, bir de O'nun adına "Necati Taşkın İlkokulu" projesi hayat geçti ki, bu O'nu en çok mutlu edebilecek

projelerden biriydi.

Karşılaştığımız tüm zorlukları annem Hale Taşkın'ın olağanüstü dik duruşu, metaneti ve verdiği doğru kararlar ile aştığımızı ve bugünlere annem Hale Taşkın sayesinde gelebildiğimizi belirterek O'na da bu vesile ile ayrıca teşekkür etmek isterim.

Babam Necati Taşkın'ın vefatından sonra Türk-İş'in davetlisi olarak ailece Ankara'ya gittiğimizi hatırlarım. Zamanın Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz bizi büyük bir saygı içinde Türk-İş Genel Merkez Binası'nın kapısında heyeti ile birliktekarşılamıştı. Odasında oturduğumuzda sohbet başlarken Şevket Yılmaz'ın o kalın kaşlarını şöyle bir karıştırarak, gözleri dolarak, derin bir iç çekerek 'Necati Bey" diye ilk söze başladığını, O'nu uzun uzun andığını, anlattığını hatırlarım. Bu Ankara ziyareti, babam Necati Taşkın'ın çok sevdiği Anavatan Türkiye'de çok sevilen, takdir edilen, önemsenen, saygı gören ve sözü dinlenilen biri olduğunu bize göstermişti...

Rum tarafına kapıların serbest dolaşıma açılması ile birlikte, O'nun köyü Ciyas'ı görmeyi çok istedim ve eşim Emine Taşkın, teyzem İnci Soyer ve eniştem Veysi Soyer’le birlikte Baf’a bağlı Ciyas'a gittik. Ciyas'ın, tüm adada gördüğüm doğanın en canlı olduğu yer olduğunu söyleyebilirim. Yemyeşil, buz gibi bir su akıntısının köyün kenarından süzülerek ve şırıltılar çıkararak geçtiği çok küçük bir yerleşim yeriydi yüzleştiğim... O'nun evinin önüne gittik. Zaten etrafta çok az sayıda ev vardı. Arabadan indiğimizde Rum köylülerin bizden hiç hoşlanmadığını hemen hissettim. Ters tavırları orada kalmamızı istemediklerinin göstergesiydi. O'nu yeterince doğduğu köyde hissetmeme fırsat bile kalmadan oradan ayrılmak zorunda kaldık.

Her yıl 12 Ocak'ta O'nu ve kazada kaybettiğimiz sendika arkadaşlarını anma töreni düzenlenir. Bu, bizler için çok önemli ve gurur verici bir gündür artık... Bizler O'na ve O'nun eserlerine saygı gösterildiğini düşünerek gönül rahatlığı içerisindeyken bir gün O'nun kendi evi kadar çok sevdiği, önemsediği,uğrunda canını verdiği TURK-SEN binasında bir resminin dahi olmadığı gerçeğini öğreniyoruz. Derken TÜRK-SEN'in resmi web sayfasında O'ndan hiç bahsedilmediğini fark ediyoruz. Biraz daha sorguladığımızda babam Necati Taşkın'ın el emeği, göz nuru, geleceğe ışıktutacak ve aslında Kıbrıs Türk toplumunun mirası, malı olan o çok değerli arşivlerinin de yok edildiğini öğreniyoruz.

"Neden" ve "niçin" sorularının cevapsız kaldığı, aslında çok derin anlamlar içeren bu hareketin sorumlularının, tarihi aydınlatma adına bir gün ifşa edileceğini umut ederim. Bunun yanında O'nun resmini toplantı odasına asarak O'na olan saygısını gösteren KAMU -SEN'e de vefasından dolayı bu vesile ile teşekkür etmek isterim.

"Efsane Sendikacı Necati Taşkın" kitabının taslağını okuduğum günler, Kıbrıs Türk'ü için büyük acıların yaşandığı, hafızalara kazınan Kanlı Noel günlerinin yıldönümüydü... Dışarıdaki çok soğuk, rüzgârlı ve gök gürültülü yağmurlu hava, kitabın taslağını okurken bana o günlerin takdire şayan mücadele

ruhunu yaşatmaktaydı.

Kıbrıs görüşmelerinin alışılageldik "yoğunluğu"nun yaşandığı, iç meselelerin de yine "alışılageldik hat safha"da olduğu bu sıradan günlerde bu kitap özellikle sendikacılık tarihine önemli katkılar sağlayacak bir araştırma olacaktır.

Kitap, tarihte bazı karanlık kalmış noktaları aydınlatması yanında, Kıbrıs Türk Sendikacılığının en büyük kazanımlarından biri olan ve babam Necati Taşkın'ın büyük çabaları ile kazanılmış ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) üyeliğinin, "O'nun ölümünden sonra dondurulması kimler tarafından ve niçin yapılmıştır?" sorularını da gündeme taşıması açısından çok önemlidir. "Efsane Sendikacı Necati Taşkın" kitabı hem tarihe ışık tutacak, hem de O'nun vizyonuna uygun olarak, kitabın gelirinin tamamı yardım kuruluşlarına bağışlanacaktır.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.