banner107
banner82
banner147

Kıbrıs’ta Kurban Bayramı

banner27

1571 yılında Osmanlıların Kıbrıs Adasını fethiyle başlayan Müslüman Türk yaşamı diğer kardeş ülkelerde olduğu gibi günümüzde de sürüp gitmektedir.

Kıbrıs’ta Kurban Bayramı

banner192

 Asırlarca sürüp gelen uzun zaman süreci içerisinde çeşitli etkenlerle gelenek ve göreneklerde her ne kadar bir kısım değişiklikler olmuşsa da Ada’daki Müslüman Türkler bahse konu olarak seçtiğimiz her üç bayramı da halen tüm canlılığıyla kutlamaktadırlar. Gayr-i Müslim insanların da yaşadığı Kıbrıs adasında bu ve benzeri değerlere, geleneklere sıkı sıkıya bağlı olan Kıbrıslı Türkler anavatan Türkiye’den yüzyıla yakın bir zaman ayrı kalmalarına ve yabancı idarelere rağmen ayakta kalmayı ve asimile edilmemeyi başarmışlardır. Kurban Bayramı yüzyıllardan beri kutladığımız bayramlardandır.

            Atatürk Türkiye’sinin kazanılan zaferlerden ötürü bayram kabul ettiği ulusal bayramların da o günlerden bu yana Kıbrıs Adasında Türklerce bayram kabul edilerek kutlandığı görülmektedir.

Ramazan Ayı ve Ramazan Bayramı

            Dinî bayramlar arasında hiç şüphe yok ki Ramazan Bayramının önemi çok büyüktür. Kutsal Ramazan ayından sonra gelen bu bayramın hem eski yıllarda, hem de günümüzde lâyıkıyla kutlandığı görülmektedir. Bu nedenle devlet daireleri, okullar ve diğer tüm işyerleri bayram münasebetiyle tatil edilir ve üç gün, üç gece çeşitli kutlamalar, eğlenceler düzenlenmiş olur.

            Ramazan Bayramından söz etmeden önce İslam’ın en kutsal aylarından biri olan Ramazan ayına değinmekte yarar vardır. İslâm âleminin her yerinde olduğu gibi Kıbrıs Adasında da Ramazan ayına ayrı bir önem verilir, tutabilenler bir ay boyunca oruca girerler. Çok daha eski yıllarda Üç Aylar ’da da yaşlılarımızın Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruç tuttukları bilinmektedir. Ramazandaki oruca bir tür hazırlık niteliğinde olduğuna inandığımız bu orucun günümüzde fazla rağbette olmadığını söylemek yanlış sayılmamalı. Lâkin özellikle Ramazan ayında oruç tutmanın yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Hele Mutlu Barış Harekâtından sonra Anadolu’nun muhtelif yörelerinden Adaya yerleştirilen vatandaşlarımızın çoğunun oruç tuttuğu, camiye gittiği gerçeği ortadadır. Çok eski yıllarda oruca ve oruçluya daha saygılı davranıldığı görülmekteydi. Kişiler oruçlu olmasalar da aleni yerlerde yeyip içmez, oruca saygı gösterirlerdi. Hristiyanların da yaşadığı Kıbrıs Adasında Türkler Anadolu’daki gibi giyindiklerinden yabancılardan kolaylıkla ayırt edilebilirlerdi. Bu itibarla aleni oruç yiyen olursa o dönemin zaptiyeleri(Polisler) onu alıp hapse koyar ve ancak bayram sabahında salıverirlerdi. Kısacası Ramazan ve oruca saygı vardı.

            Ramazan yaklaşırken özellikle eski yıllarda önceden erzak tedariki yapıldığı görülürdü. Bir ay boyunca iftarda ve sahurda yenecek gıda maddeleri temin edilir ve Ramazan esnasında gereksiz yere koşuşup durulmazdı. Hele varlıklı ailelerin kendilerinden başka mahallelerindeki yoksulları da düşünüp kolladıkları, onların evlerine de yiyecek, giyecek hatta para yardımı yaptıkları bilinmektedir.

            Gerek eski yıllarda, gerekse günümüzde iftara doğru bölgelerde bir hareketlilik göze çarpmakta. İhtiyaçların temini için alışverişe gidilmekte ve iftar topunun atılması beklenmektedir. Eski çağlarda radyo, televizyon gibi vasıtalar olmadığından insanlar iftar topunun atılmasını bekler ve ona göre oruçlarını açarlardı. Tabii bunun yanında minarelerde okunan ezanlar ve yanan yağ kandilleri de nazar-ı itibare alınmaktaydı. Hatta bunlardan da yoksun olanlar olursa gökyüzünü izler ve doğan ilk yıldızla beraber orucunu açardı.

            Kıbrıs’ta orucu açarken besmele çekip kimileri bir kara zeytin yer, kimileri de çorba ile ya da su ile siftah ederler. Parmağını tuza batırıp yalayanlar da vardır.

            Eski yıllarda günümüz Lefkoşa’sındaki gibi yeri, göğü sarsan ve birkaç kez tekrarlanan top atışları mevcut değildi. Eski yıllarda Adanın hemen her yerinde iftar topları atılmaktaydı. Başkent Lefkoşa’da iftar topu uzun yıllar tarihi Girne Kapısının yanında yer alan surda atılmaktaydı.(Bu yer günümüzde Cumhurbaşkanlığı burcunun doğuya uzanan kısmındaydı.)

            1974 yılından sonra Lefkoşa’da bulunan Milli Mücadele Müzesinin yanında atılmaktaydı. Birkaç yıl Haydarpaşa Ticaret Lisesi’nin arkasındaki boş alanda(Kızılbaş’ta), 1982’den sonra Türk Maarif Koleji’nin önündeki arsada(Yenişehir)atıldığı görülmekteydi. Günümüzde Sivil Savunma Başkanlığı’nın avlusunda atıldığı görülür.

            İftar topu 1974 yıllarına kadar ağızdan dolmaydı. İçerisine bez parçaları, kağıt parçaları ve alçı konur, iyice sıkıştırılarak ateşlenirdi. 1974 Barış Harekâtından bu yana bu ilkel toplar yerini askerî toplara bırakmıştır.

İftar Sofraları:

            İftar sofraları normal zamanlardaki sofralardan hayli farklı hazırlanmaktadır. Kişiler varlıklı olsun olmasın iftar sofralarında günlük sofralardan farklı bir şeyler bulundurmaya gayret ederler.

            Varlıklı ailelerin iftar sofralarına bir bakacak olursak mevsimine göre çorbalar, et ve sebze yemeklerinin yanı sıra pilâvlar, börekler, çörekler ve çoğu kez tavada kıymalı yumurtanın yer aldığını görebiliriz. Hele ramazan çöreği iftar sofralarının adeta olmazsa olmazı durumundadır. Garaçoçolu(Çörekotlu) ramazan çöreği ve Kıbrıs’ın dünyaca ünlü peyniri olan hellimin sofranın başköşesinde yerini aldığı bilinir.

            Günümüzde Türkiye’den Adamıza yerleşen fırın ustalarının akşama doğru pişirdikleri pide türü yassı ekmeklerin de günden güne yaygınlaştığını söylememek haksızlık olur.

            Eski yıllarda iftar sofralarına yalnız oturulmadığı gözlemlenirdi. Bu ayda varlıklı aileler eşi dostu, akrabayı da davet eder hep birlikte oruçlarını açar, karınlarını doyururlardı. İftar sofrasından sonra teravih namazına gidilir, kimileri sahura kadar yatmaz, çeşitli eğlencelerle vakit geçirirlerdi. Erkekler kahvehanelerde perdesini açan karagöz ustalarını izlemeye gidedursun, hanımlar da evlerde Yumurtacı oyunu, Değirmenci oyunu, Fincan oyunu gibi oyunlarla vakit geçirmeye bakarlardı.

            İftar sofralarının günümüzde unutulan bir yanını da özellikle genç nesillerin bilmesi açısından anlatmadan geçmemeliyiz. Bundan elli,altmış sene öncelerine kadar iftara davet eden varlıklı kişilerin yemekten sonra iftara katılanlara kibarca “Diş Kirası” verdikleri eski güzel adetlerimiz arasındaydı.

            Eski yıllarımızın unutulan bir başka geleneği de “Sahurculardır”. Eski yıllarda gece yarısına doğru sahurcuların çıkıp halkı sahura kaldırması adeti vardı.

            Sahurcular üç kişiden oluşurdu. Birisi davulcu, diğeri zurnacı ve üçüncü kişi de fener taşıyıcıydı.

            Türlü maniler okuyarak sokak sokak dolaşan bu insanlara hediye olarak türlü yiyecekler ve tatlılar vermek eski adetlerimiz arasındaydı.

            Ramazan ayının bir başka özelliği de camilerin elektrikle aydınlanmasından sonra, özellikle Lefkoşa’da Adanın günümüzde de en büyük, en görkemli mabedi olan eski adı Ayasofya olan Selimiye Camii’nin çok uzun minareleri arasına kurulan ışıktan Türk bayrağı, kutsal Ramazan ayına ve bayrama bir başka anlam vermekteydi. Adanın hangi yöresinden gelinirse gelinsin ta uzaklardan fark edilen mahya Türk’te gurur uyandırmaktaydı. Tabii şunu da belirtmeden geçmeyelim. Henüz Türk bayrağının okullarımıza ve dükkânlara dahi asılmadığı o eski yıllarda İngiliz sömürge idaresini ikna edip izin almanın zorluğunu unutmamak lâzımdır.

Arife ve Bayram

            Bir ay boyunca gündüzleri oruç tutarak geceleri teravih namazları, dualar ve bu arada eğlencelerle vakit geçirirken bir yandan da çok önceden ölçü alınarak sipariş edilen ayakkabıları çocuklar yattıkları yerden izleyebilecekleri yerlere asarlardı. Eski dönemlerde günümüzdeki gibi sık sık elbise, ayakkabı alınmazdı. Bu gibi giysiler ancak Ramazan bayramlarında alınır ve tüm yıl giyilirdi.

            Eski günlerde Arife gününün gecesi kadın ve çocukların ellerine kına yakmaları da adetlerimiz arasındaydı. Bu arada arife suyuyla yıkanmanın sevabına da inanan Kıbrıslı Türklerin çoğu Arife günü öğleden sonra abdest alarak yakınlarının mezarlarını ziyarete giderdi. Günümüzde de bu güzel alışkanlığımızın devam ettiğini görmek bizleri mutlu kılmaktadır. Su götürenlerin bir kısmı suya sadece Nur Duası okurken, titiz olanların bir Yasin, bir Tebareke, üç İhlas-ı Şerif, bir Fatiha-ı Şerif, bir Bakara Suresi, yedi tane de Nur Duası okuyup suya üfledikleri ve bu suyu kapalı şişeyle kabirlere götürüp baş ucundan göbek hizasına dek döktükleri görülür.

            Bunları yapamayanların da hiç değilse bir Fatiha okuyarak ölenlerin ruhlarına bağışlamaları eskiden de günümüzde de yer almaktadır.

            Adanın bazı bölgelerinde kabir ziyaretlerinin bayram sabahı camiden çıkıldıktan sonra yapıldığı bilinir.

Bayram Namazı

            Kıbrıs Adasının eskiden de günümüzde de hem başkenti, hem de en büyük şehri olması hasebiyle Lefkoşa’nın yeri bir başkaydı. Surlarla çevrili olan eski kentin nüfusunun çoğunluğunu o yıllarda Türklerin oluşturduğu gerçeği vardır. İşte bu yıllarda yani yetmiş, seksen sene öncelerine kadar Lefkoşa’da bayram namazına gidiş-dönüş törenleri yer almaktaydı.

            Namaza giden zevatın önünde Hâkim, Mahkeme Kadısı, Müftü Efendi ve Merkez Kadısı yer almaktaydı. Hâkimle Merkez Kadısı törene fesli olarak iştirak ederken Müftü ve Kadı Efendiler sarıklı olurdu.

            Törene katılan bu seçkin kişilerin göğüslerinde Osmanlı Sultanının kendilerine verdiği çeşitli nişanları bulunmaktaydı.

            Bunların arkasında Girne Kapısı Mevlevihane’sinin Şeyhleri, Dervişleri, onların gerisinde polis komutanları ve polislerin üniformalı olarak ve polis bandosu eşliğinde muntazam bir biçimde camiye gitmeleri geleneği mevcuttu. Camiye varan bu kişilerin namazdan sonra aynı düzeni koruyarak döndükleri görülürdü.

            Sabahın erken saatlerinde yer alan bu töreni izlemek üzere kadın ve çocukların camiye giden yolun her iki yakasında sıralandıkları bilinmektedir.

            Adanın diğer kentlerinde de daha küçük çapta benzeri törenler düzenlendiği bilinir. Örneğin günümüzde Güney Kıbrıs’ta kalan Limasol kentinde de kentin ileri gelenlerinin polis veya izci bandosu eşliğinde Çarşı Camii veya diğer adıyla Cami-i Kebire’e gidip döndükleri bir gerçektir.

            Eski bayramları bayram yapan özellikler arasında bayram namazından sonra camide başlayan ve evlerde devam eden bayramlaşmaların ve bayram yemeklerinin ve de tatlıların yeri büyüktü. Bayram nedeniyle çocuklara bayramlık para vermek hem eskiden hem de günümüzde yaygındır.

            Günümüzdeki soğutucuların yer almadığı eski yıllarda arzu edilen yemek ve tatlıları her zaman hazırlayıp uzun süre muhafaza edebilmek olanaksızdı.

            İçinde yaşadığımız dönemlerde çoğu evlerde yeme-içme açısından her gün bayram var desek abartılı olmaz. Lâkin eski yıllarda durum hiç te böyle değildi. O nedenle de bayramların daha farklı bir anlamı vardı.

            Kıbrıslı Türklerde Ramazan bayramlarında özellikle “Zerdeli Pilâv” pişirilmesi ve oruçtan çıkanların bayram sabahı kahvaltıda bu pilâvdan yemekleri gelenek halindeydi.

            Kurban bayramlarında sabah kahvaltısında kebap yemek de eski adetlerdendi. Kurban kestiren kişinin sabah kahvaltısında kestirdiği kurbanın sol böbreğini kebap ederek yemesi ve çayını ona göre yudumlaması da uzun yıllar süre gelen adetler arasında yer alırdı.

Geleneksel Bayram Sofrası

            Eski Kurban Bayramlarında geleneğe bağlı ailelerde etin değerlendirilmesi ve yemek pişirme olayı bir düzen çerçevesinde yer almaktaydı.

            Buzdolaplarının bulunmadığı bu yıllarda etin bozulmadan değerlendirilebilmesi son derece önemliydi. Bu nedenle bayramın birinci günü sabahleyin şiş kebabı, öğleyin yağda kızartılmış ciğer ve geceleyin de paça yenirdi.

            İkinci gün “Şeftali kebabı” ve “Zılgıç” yenirdi. Üçüncü gün bumbar pişirilip suyunda da ya makarna veya bulgur pilâvı hazırlanırdı. Kurban bayramının son gününde bulgur köftesi ve kıyma böreği yendiği görülürdü.

            Gerek kentlerimizde gerekse köylerimizde bu ve benzeri yemekler yanında çeşitli yemek ve tatlıların hazırlanıp yendiği bir gerçektir.

            Günümüzde de bayramlarda çeşitli yemek ve tatlıların sofrada bulundurulduğu bilinmektedir.

Bayram Eğlenceleri

            Bugünde yer alan bayram eğlenceleri eski çağlarda çok daha farklı durumdaydı. Köy olsun, kent olsun Türk olan her yerleşim yerinde bayram yerleri kurulur, bayram süresince hem çocuklar hem onları gezdiren büyükler zevkli anlar yaşarlardı. Eski bayramlarda bayram yerlerinde çeşitli eğlencelerin yanında seyyar satıcıların ve davul-zurnanın varlığı da görülmekteydi. Hele başkent Lefkoşa’ya Adanın hemen her yerinden Türklerin bayram yerine akın ettiği gözlemlenirdi. Tespitlerimize göre başkent Lefkoşa’da en eski bayram yeri Sarayönü’nde bulunan merkez postanesinin bulunduğu yerdeydi. O dönemde hanımlarımız örtülü olduğundan bayramı rahat izleyebilmeleri için etrafı bezle çevrili bir alan hanımlara ayrılmaktaydı. Sonraki yıllarda Lefkoşa’da bayram yeri Girne Kapısı, daha da sonraki yıllarda Çağlayan Lokantası’na giden yolun üzerinde olurdu.

Bayram Ziyaretleri

Bayram nedeniyle yaşlıların ziyaret edilerek ellerinin öpülmesi yanında özellikle Kurban Bayramının üçüncü ve dördüncü günlerinde Adadaki kutsal mekânların da ziyaret edilmesi eski geleneklerimiz arasındaydı.

            Adada yolcu otomobillerinin bolardığı yıllarda daha ziyade kadın ve çocukların katıldığı toplu ziyaretlerde ziyaret edilen kutsal mekânların başında Peygamberimizin süt teyzesi olduğu söylenen ve Peygamberimiz tarafından “Ümmü Haram” yani “Kutsal Anne” olarak tebcil edilen Hala Sultan Hazretlerinin türbesi ve Hala Sultan Camii ve Tekkesi gelmekteydi.         Günümüzde Güney Kıbrıs’ta kalan bu kutsal mekânın ziyaretçisinin yine de çok olduğu görülür. Larnaka kentindeki Hala Sultan Tekkesinden başka Türabi Dede ve Zuhuri Dede türbelerinin de ziyaret edilmesi adettendi. Günümüzde bu türbeler ortadan kalkmıştır.

Larnaka’daki bu kutsal yerlerden sonra Mağusa’daki Kutup Osman Türbesi ve Canbulat Paşa Türbesi de ziyaret edilerek, günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti havaalanı olan Ercan yakınlarındaki kırk yatırın yer aldığı Kırklar Tekkesine geçilirdi.

Lefkoşa’da Ömeriye Camiindeki Hızır Aleyhisselâm’ın makamını ziyaret ettikten sonra Adanın Türklerce fethi esnasında burçlara ilk kez Türk bayrağını dikerken şahadete kavuşan adsız kahraman Bayraktarın türbesi ve cami ziyaret edilip namaz kılınırdı. Esi yıllarda hacce gidecek olan hacı adaylarının bu mekândan ilâhilerle yola çıkıp öküz arabaları veya at arabalarıyla  Larnaka limanına doğru yola çıktıkları eski anlatılanlar arasındadır. Geceyi Lefkoşa’da geçiren ziyaretçilerin kurban bayramının dördüncü günü Girne’de deniz sahilinde yer alan Hazreti Ömer Türbesine gitmeleri geleneği vardı.

Girne Kalesi içerisinde bulunan Sadık Paşa kabrini ziyaretten sonra öğle yemeği için Lapta’daki Başpınar’a gidilir, yemek yenirdi. Girne kenti de gezilikten sonra bayram ziyaretleri son bulur, katılanlar evlerine dönerlerdi.

Bu ziyaret yerleri arasında günümüzde Güney Kıbrıs’ta kalan Dip Baf’taki Hacı Mehmet Türbesi, Limasolu’un Piri Dede Tekkesi, Alektora köyündeki Huzuri Sultan Hanım Türbesi, Düzkaya yani Evdim’de bulunan Emetullah Sultan Türbeleri’de ziyaret edilen kutsal mekanlardı.

Bu ziyaretlere giderken evlerde hazırlanan çeşitli börekler, bulgur köfteleri, et köfteleri, çörek, hellim, hellimli ve zeytinli biddalar(kekler), dolmalar vb. yiyecekler götürülüp def, darbuka gibi müzik aletleriyle güle oynaya yenir, içilir ve mutlu bir gezi yapılırdı.

Köy yerlerindeki insanlarımızın da bu yerlere kendi imkânlarıyla katıldıkları bilinmektedir.

Hac Törenleri

            Kurban Bayramından çok önceleri hazırlık yapan hacı adayları hazırlıklarını tamamladıktan sonra Lefkoşa’daki Ayasofya ya da Bayraktar Camilerinde beyazlar giyinmiş vaziyette toplanır, oralardan koltuklanmış olarak tekbirler, tevhidler ve ilâhilerle Eğlence Tepesine kadar yaya olarak gider, orada at veya öküz arabaları ile Larnaka limanına varır ve Cidde’ye doğru gemilerle yola çıkarlardı.

            O günlerde birkaç ay kadar süren yolculuk sonrasında Hacdan dönenlerin üç gün hacılık sürdükleri görülürdü. Onları tebriğe gelen ziyaretçilerine zemzem suyu ve hacı yağı ikram ettikleri, bu arada gümüş yüzük armağan ettikleri bilinmektedir.

            Hacce gidip dönenlerin sırtlarında hacı elbisesi olduğu halde misafir kabul etmeleri de eski geleneklerimizdendi.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.