banner107
banner82

Değişen Doğası Ve Yok Edilmeye Uğraşılan Templos Köyü Ve 16. Zeytinlik Festivali 

banner27

Zeytinlik, eski çağlardan beri var olan, çeşitli kültürlere kucak açan Girne’nin güzide köyüdür. Temp, Temroz, Temploz, Temblos olarak anılıp, sonunda Zeytinlik diye isimlendirilen köy, Girne’nin 1 km batısında yer almaktadır. St. Hilarion Kalesi’yle, Girne Kalesi arasında bir köprü sanki. Kuzeyde denize, güneyde Beşparmak Dağlarına kadar uzanan bu köy sanki bir ortadirek.

banner210
Değişen Doğası Ve Yok Edilmeye Uğraşılan Templos Köyü Ve 16. Zeytinlik Festivali 

banner192

XII. yüzyılın sonlarında Templer Şövalyelerinin yerleştiği bir köy. Bir komutanlık merkezi. Efsaneye göre Templer öncesi de bir dini merkezdi Zeytinlik. Dokuz kilisenin baştacı rahip Zeytinlik’te bulunmaktaydı. Templer Şövalyelerinin Balceli (Baledi) yokuşundan Temp (Zeytinlik) kentine girdikleri zaman, papazların halk üzerindeki sonsuz nüfuzları sona eriyordu. Temp kenti artık özgürdü ve papaz yerine doğaya tutku yer etmişti kent (Zeytinlik) halkı arasında.

Zeytinlik ve çevresiyle ilgili birçok efsane bulunmaktadır. Baledi Yokuşu Cinayeti, Kilisenin Son Kurbanı, Yılan Adası bazılarıdır.

Templerden sonra adaya Lüzinyanlar, arkasından Venedikliler ve daha sonra da Osmanlılar egemen oldu. Osmanlılarla beraber Türkler köye yerleşti.

Zeytin ve harup ağaçları arasında çeşitli ürünlerin yer aldığı şirin bir köy. Güneyde dağlara tırmandıkça çam ağaçlarının kokuları, kuzeye denize indikçe iyot kokuları. 1995 yangınına rağmen hala güzel ve gülebilen bir köy.

Zeytinlik ismi, köyün girişindeki ve çevresindeki bakımlı, verimli zeytin ağaçları nedeniyle verilmişti.


ZEYTİNLİK VE EFSANELERİ

Zeytinlik, eski adıyle Templos; Templar Şövalyelerinin izlerini gümüze kadar taşımıştır. Köye girişteki yokuşun adı hala ‘Baladi’ olarak bilinmektedir ki bu zannedildiği gibi ‘saray’ adında çok, latince anlamıyla ‘Muhafız Alayı Komutanı’ anlamındadır. Venedik haritalrında köyün adı Tempia, Temlu, Pempue Templos olarak geçmektedir. Robert Gunnis, Historic Cyprus adı kitabında diyor ki ortaçağlarda burada bir askeri birlik bulunuyordu.

‘Köylüler tarafında ‘Yüzbirevler’ olarak bilinen St.Hilarion Kalesi köyün güneyinde yer alır. Efsaneye göre birgün köyden bir grup genç kaleyi ziyaret gelir. Tesadüf bu ya, o sene ‘Hacet Günü’müş, dilekler senede bir gün kabul edilirmiş.Kırk senede bir, yüzbirinci odanun kapısı açılırmış, gençler içeriye doluşmuşlar içerisi zenginliklerle doluymuş. Biz insanoğluları aslında birer hayvanız ‘Hepimiz çiğ süt içmedik mi? Gözleri faltaşı gibi açılmış, sağa sola saldırmaya başladılar. Aslında her biri bir tek şey almış olsalarmış mesele değilmiş. Ama tacı kapan asayı, asayı kapan kılıncı almaya çalışmış. Bu kör dövüş sürerken mühtet dolmuş, kapılar kapanmış. 40  yıl orada uyumuşlar ve o gün gelince kapılar açılınca köye dönmüşler. Bir de ne görsünler, kendileri ayrıldıkları yaşta olmalaına ragmen, çocuklar kırk yıl yaşlanmışlar. Bir ‘Masalcı’ olarak ben de Hacet Gününü yakalaım umuduyla, sakın yanlış anlamayın hazineyi almak için, değil, içerde kısılıp kalmak için, hergün kaleye gidip bekledim de o fırsatı yakalayamadım.

Venediklilerden sonra köye yerleşen Türkler, o günden beri köyde yaşamaktadırlar. Dağ yamçlarında ve ovalarda inek ve koyun yetiştirdiler. Çoban ve prensesin öyküsü hala köylülerce nesilden nesile anlatılmaktadır. Hala kış günlerinde dağın tepesindeki bulutların arasında sapsarı güneş ışıklarnın uzandığını gören köylüler:yine kraliçenin saçları gözüktü diye iç çekmeden kendilerini alamazlar. Efsaneye gör yüzbirevlerin güzel mi güzel bir kraliçesi varmış. Ama yalnız ve mutsuz. Zamanın çoğunu ya sarayının pencesinde altın gibi sapsarı saçlarını tarayarak geçiriyormuş,ya da ormanda yürüyüşe çıkıyormuş.

Bu dağlarda yaşayan bir de keçi çobanı varmış. Çok güzel kaval çalmasına ragmen, çirkin mi çirkin olan bu çobanı yakından görebilen çok za kimse varmış.

Efsaneye göre, duygulu kaval sesinin büyüsüne kapılan kraliçe araya araya çobanıbulmakla kalmamış ona aşık da olmuş. Artık sık-sık buluşuyorlarmış. Kraliçe gecelerinin çoğunuelleri, ayakları ve göğsü bir ayı kadar kıllı ve bir teke kadar pis kokular saçan bu çoban ile birlikte geçiriyormuş.

Gel zaman git zaman kraliçe bir kız çocuğu doğurmuş. Onunda altın sarısı saçları, gök mavisi gözleri varmış. On  beş on altı yaşlarına geldiğinde anaında daha güzel bir kız olmuş.

Kız sık-sık ormanda gezmeye çıkarmış ve lale, nergiz, dildamak toplarmış. Kraliçe ona kaleden çok uzaklaşmamasını öğütlermiş.

Fakat kız bir gün uzaklardan gelen güzel kaval sesini duyarak merak etmiş ve geze-geze çobanı bulmuş. O günden  sonra da sık sık buluşmaya başlamışlar. Kraliçe bir gün kızındaki değişikliği fark ederek kızına sormuş... o da anlatmış. Dağların çirkin çobanı ile tanıştığı ve onu çok sevdiğini söylemiş.

Bunu duyan kraliçenin önce elindeki tarak pencereden düşmüş ve arkasından da kraliçe kendisini kayalıklara atıvermiş.
Şimdi yeniden köylüye ve köyün yaşamına dönelim. Seyyah, orta çağlarda köyde zengin bağların ve zeytinliklerin olduğundan sözederler. Son zamanlara kadar köyde tütün, patates, yerfıstığı, pamuk, susam, darı ve buğday yetiştirilirdi.
Dağdan gelen iki eytinlik altmışlı yıllara kadar Girne’nin sebze ihtiyacının büyük bir kısmının yetiştiricisi idi. Bugün her ne kadar su kanallrarı kaybolmuş ise de 15. yüzyıldan kalma Venedik Su kemeri hala ayaktadır.

Köydeki arazinin yüzde doksanı, eskiden beri zenginlerindi ki, bunların yaz tatillerini köyde geçirmeleri köyün kültürel ve ekonomik yaşamını olumlu yönde etkilemişti. Zenginlerin zeytinlik ve harupluklarının icarı köyde bir savaşa dönüştürdü. En yüksek fiyatı veren icarı kazandığından çoğu kez köylü birbirine düşer, kardeş kardeşle yarışırdı.

Mal satın alan köylüler de yok değildi ama, feodalizmin çöküşünden sonra köyden şehirlere ve hatta ada dışına göçler başlamıştır. Köye su veren pınarların kuruması da göçü daha da hızlandırdı. Zeytincilik önemini  yitirse de zeytin yağının ‘mucizevi değeri’ hala sürüyor.
Köylüler sağlıklı, genç ve akıllı olmalarını buna bağlamaktadırlar. Derler ki bir zaman köye yüz yaşını aşkın bir kadının yeniden diş çıkarması ve adet görmeye başlamasının nedeni zeytinyağının mucizevi özelliğindenmiş. Ve denirdi ki: Zeytin yapının hikmetindendir, ölüyü bile diriltir.
Son 50 yıldaki ekonomik ve teknolojik nedenler köyün kültürel yapısını da değiştirmiştir. Köy terk edilmiş veran bir köy halini almıştır. Zeytincilik neredeyse unutulmuştur. 
BALADİ YOKUŞU


Bugün hala toprağın ve köy içindeki evlerin büyük bir kısmı yabancılarındır. Köy kahvehanesi kapalıdır. İlkokul Girne’ye taşınmıştır. Gençlik merkezi kapalıdır. Yağ değirmeni 10 yıldan beri çalışmıyor. Templar Şövalyeleri ve Temploslular tarafından kullanılan binek taşı sökülüp atılmıştır.Venedik su kanalları kurumuştur. Terkedilmiş konaklar ve evler, kurumuş zeytin ağaçları Templosun zengin geçmişine yas tutmaktadır.

Köy merkezinde mezartaşlarına yeşil bez sarılmış ve bazı akşamları kandil yakılan Garip Dede bir anıt olarak varlığını sürdürüyor.
 


GARİP DEDE TÜRBESİ
Köye, Venediklilerden sonra gelen aşiretin başında aksakallı bir ‘Derviş’ varmış; herkes ona ‘dede’ dermiş. Aşiret üyeleri köyde içecek temiz su olmadığı gerekçesi ile yerleşmek istememişler. Fakat yaşlı adam, köy meydanına yakın yerdeki hayat ağacını göstererek: Bu ağacın kökleri ta suya kadar iner. Buraya bir kuyu kazın emrini vermiş. Kazmışlar çok güzel bir su bulmuşlar. Derviş ölünce buraya bunu tamamlayan ikinci bir efsane daha vardır. Köylülerin ‘şehida’ adını verdiği hayat ağacı mezar kuyu üçlüsü zamanla unutulmuş, önemini yitirmişti. Kuraklık yüzünden bitişikteki yağ değirmeni kapanmış, değirmeni ve Nalbant Mustafa efendi kavecilik yaparak hayatını kazanmak zorunda kalmıştı. Bir gün gün doğmadan kahvesine giden Mustafa Efendi bir sandalyede oturan ak sakallı bir ihtiyar gördü. İhtiyar, hem Derviş’e hem huzura benziyordu. Sade bir kahve istedi. Mustafa Efendi kahvesinin kalmadığını görünce telaşa kapıldı. Bunu gören ihtiyar, iyi bak, dibeğin dibinde mutlaka bir kaşık kahve vadır dedi. Hakikaten bir salımlık kahve vardı. İhtiyar kahvesini içti ve ayrılırken tepsiye bir kuruş bıraktı. Kahveci ‘benden olsun amca, zaten üstünü veremem’ dedi. Yaşlı adam ‘bu parayı çekmecene koy ve hiç çıkarma. Gönülden verilen bir şeyin bedelini sadece Allah keser. Dediğimi unutma’ diyerek kayboldu.
Bu para uğurlu gelmiş olacak ki Mustafa Efendi kısa zamanda toparlandı, çoluk çocuğuyla rahat geçinmeye başaldı.

Bir gün eski bir alacaklı gelmiş, parayı denkleştirmek için çekmecedeki o kuruşu da toparlamış ve borcunu kapatmış. İşte o günden sonra işleri yine hep ters gitmeye başlamış, iki yakası bir araya gelmemiş. Bir sabah kahvehanesini açarken yine o aksakallı ihtiyarı kuyu başında oturur görmüş ama yanına varamadan ortadan kaybolmuş. Bu olay üç kez tekrarlanmış, Mustafa Efendi hızır mıdır, derviş midir nedir?  Bu ihtiyarı gücendirdiğini anlamış. Kahvesinin alet edevatını satarak kuyu dibindeki mezarı bir güzel yaptırmış zaten çocukları da okumuş evlenmiş olduklarından geriye kalan zamanını namaz kılarak, dua ederek geçirmiş.

Bugün bir dilek yeri olan Garip Dede türbesi kısmet arayanların, çocuk isteyenlerin ve dileği yerine gelenlerin bir uğrak yeri olmayı sürdürmektedir.

 
ZEYTİNLİK KÖY MEYDANI


    
RÖPORTAJ:
Konuk: Şerife Baflıgil

ŞERİFE BAFLIGİL
Kendinizi tanıtır mısınız?
Şerife Baflıgil:1941’de Ayermola’da (Şirinevler) doğdum. 1960’da Zeytinlik köyüne gelin geldim. Eşim ve ailesi Zeytinlikli idi. Bu ev eşimin dedesinindir. 2 kızım, 3 oğlum var. 8 torunum. Çocuklarım hepsi yanımdadır. Büyük oğlum Avusturalya’da yaşar.Önceleri yaşam nasıldı? Köyün nüfusu kaçtı?
Şerife Baflıgil: 35 hanesi olan 150-160 kişi yaşardı köyde. Türk köyüydü. Bahçecilik, zeytincilik ve hayvancılık yapardık. Harnıp toplardık, geçinirdik.1961’in son günleri sokaklara lambalar takıldı. 1962’nin ilk günlerinde de evlere elektirik geldi. 
1967’de kuyu çıkarttık ve bahçecilik yapmaya da başladık.
Arpa buğday eker biçerdik. 1960’dan 1974’e kadar kombay da gelirdi ama çoğu zaman orakla biçerdik.
1964’te köye UN kampları kuruldu. Köyün doğusuna, batısına ve  güneyine. 1974’e kadar.
Köyünüzde geçmişten günümüze değişiklikler var mıdır? Nelerdir?
Şerife Baflıgil: Köyümüz çok büyüdü. Çok kalabalık oldu. Eskiden burada yaşayan herkes akrabaydı. Şimdi dışardan çok insan geldi.
Eskiden arazilerimiz bahçecilik için kullanılırdı, şimdi ev yaparlar içlerine.
İlkokulumuz vardı, ben 1960 da geldiğimde 22 çocuk okurdu orda. 1986’da küçük oğlum 5. sınıfı orada okudu ve okulumuz kapandı. Oğlum 6. sınıfı Girne’de okudu.Köyümüzün okulu şimdi lokanta oldu.


ESKİ İLKOKUL
 
DEĞİRMEN
 
DEĞİRMEN’İN DIŞ GÖRÜNÜŞÜ

Değirmenimiz vardı herkes yağını çıkarırdı, büyük oğlum burası kapandıktan sonra Avusturalya’ya gitti. Değirmenimiz 20 sene evvel kapandı. Sonra değirmenin sahipleri sadece kendi yağlarını çıkarttılar 5 – 10 sene sonra tam kapatıldı. Belediye 2-3 senedir festival yapar köyümüze da resim asallar içine. Tamir edecekti belediye başkanı ama ses seda çıkmadı.
1960’da ve 1961’de da Zeytin Panayırı yapallardı. 
Yılan adası da köyümüzün hali arazisiydi.
Su yolu vardı. Su akardı, ben yetişmedim. Kemerleri durur. 1968’de bir ara açıldı ama az suyu vardı. Sonra kapandı, bir daha da akmadı.
 


VENEDİK SU KEMERİ

banner200
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.