banner107
banner82

BÜLENT DİZDARLI VE ROMANCILIĞI

banner27

Kıbrıs Türk Edebiyatı’nın son yıllarda parlayan romancısı Dr. Bülent Dizdarlı; her yazdığı romanla yeni konuyu irdelerken romancılığımıza da renk ve soluk getiriyor. Yazınımızın en kısır ve az üretilen türü olan roman böylesi yazarlarla yeniden nefes alıp bizi ümitlendiriyor. Bu yazımız onun romanları hakkında kısa bir denemedir. Genç kuşaklara ve onun eserlerini okumayanlara yeniden eserleri duyurmaktır.

BÜLENT DİZDARLI VE ROMANCILIĞI

banner192

 

GÜNEŞE KAÇMAK

Bülent Dizdarlı’nın , “ Güneşe Kaçmak “ adlı romanı , Fransa’ya götürülecek diye insan tacirlerinin eline düşen bir Arap gencin Kuzey Kıbrıs’a bırakılması sonrasında , İngiltere’de mafyanın elinden kaçan bir İngiliz kadınla “ Bellapais “ te hayatlarının kesişmesini konu alıyor. Roman , Kıbrıs’ın son yıllarda artan insan ticareti sorununu Suriyeli Vahab ve İngiliz Kethlen’in yaşadıkları bağlamında anlatıyor. Okuyunca insan bir Batı’ya , bir Orta Doğu’ya savruluyor, bazen de Akdeniz adalarında seyahat ediyor. Ayrıca eserde Kıbrıs’ın kuzeyindeki tarihsel mekanlarla ilgili mitolojik anlatılarla karşılaşıyorsunuz. Mülteciler ve tarihe Templer Şövalyeleri olarak geçmiş iki kavram ise romanda geçen olayların temel eksenini oluşturuyor. Dili çok yalın. Cümleler karmaşık değil. Basit ve oldukça anlaşılır. Tabii bunlar romanın biçimsel tarafları. Kiminin Kıbrıs’ın Kuzeyine sıkışıp Dünyaya açılmamışlığından , kiminin son demlerini yaşamakta olduğundan , kiminin de geriye dönüşsüz bir biçimde tüketildiğinden şikayet ettiği küçük cemaatimiz içerisinde Bülent Dizdarlı, bu romanıyla adeta bir nefes borusu sunuyor bize.

ROMANIN ÖZETİ :

Romanın kahramanları , birisi genç bir erkek , diğeri olgun yaşta güzel bir kadın. İki farklı kişi. Erkek Suriye , kadın İngiltere olmak üzere , birisi Orta Doğu’nun merkezi ve diğeri Batı’nın merkezi sayılabilecek iki farklı kültürün yaşandığı coğrafyalardan. . . Suriye’li Vahab , babadan kalma iki su kuyusunun bulunduğu tarlasına göz koyan Feyzullah Ağa’nın satın alma talebini reddeder. Anında ağanın oğlu Bekir’den ikaz mahiyetinde yediği öldüresiye dayakla romandaki serüveni de başlar. Vahab’ın babası Abdullah Ağa’yı Feyzullah Ağa öldürtmüştür. Vahab , biricik anası Fatima Hanım’la babadan kalma tarla ile geçimlerini sağlarlar. Vahab’ın iki tane de dayısı vardır. Cemşid ve Kato. Abdullah Ağa ölünce ev Cemşid dayıdan sorulur. Herkesin derdini dinler. Aklı başında biridir Cemşid dayı. Yeğeninin Bekir’den yediği dayağa içerleyen Cemşid , Ağa hakkında ileri geri konuştuğu gerekçesiyle , Feyzullah Ağa’nın kiralık katili tarafından silahla kafasından vurularak öldürülür. Daha sonra Vahab , ağanın oğlunu öldürüp intikamını aldığında ise Fatima Kadın , oğlunun artık Suriye’de bir gün bile duramayacağını anlar. Oğlunun hayatı tehlikededir.

Çünkü devletin desteği de arkasında olan ağanın , ne yapıp edip kocası ve kardeşi gibi oğlunu da öldürmesi artık an meselesidir. Ağa’nın “ ancak güneşin doğmadığı bir yere kaçarak benden kurtulabilirsin “ dediği Vahab , anacığının yılların birikimi olan parasını kendisine vermesiyle , Suriye’den ayrılmaya karar verir. Fatima Kadın , oğlunu Ağa’dan korumak maksadıyla , anlaşılmasın diye , bir doktor eşliğinde ambulansa bindirir oğlunu. Çünkü , ağa ve adamları dahil kimsenin ambulansı durdurmak aklına gelmez. Ambulans Laskiye Limanı’na doğru yol alır. Laskiye Limanın’da tanıştığı insan tacirlerine annesinden aldığı paranın büyük bir kısmını öder. Ve bilmediği bir adaya , Kıbrıs’ın Kuzeyine , içerisinde kendisi gibi mültecilerle birlikte yelken açan bir gemi ile kaçar.

     Romanın diğer önemli karakteri Kethlen , ailesini küçük yaşta kaybetmiş , Londra’da evlenip sonra da 30’lu yaşlarında kendi gönlü ile ayrılmış ve geriye , doğduğu kent Leicester’e dönmüş , sarışın ve güzel bir duldur. Kethlen’in hayattaki tek akrabası olan Susan , onu Stephano adında biri ile tanıştırır. Stephano , çok para kazanan bir seyahat şirketinin sahibidir. Önce Kethlen ile Stephano arasında para ve başarının ivme kazandırdığı ateşli bir aşkı anlatır yazar bize. Ancak Kethlen , ateşli aşkına karşılık , Stephano’nun kendisini kuzeni Susan ile hem aldatıp , hem de çevirdiği mafya ilişkileri ile tehlikeye attığını fark edince , o da kendisini , Kuzey Kıbrıs’a atar. Tabii el koyduğu şirketin paraları ve Stephano’nun üyesi olduğu tarikatının şifreleriyle birlikte.

Birisi Suriye , diğeri İngiltere’den kaçıp gelen iki roman kahramanı Kıbrıs’ın Kuzeyine varınca bir Kıbrıslı Türk olan Mehmet Bey’in de dahil olduğu bir başka serüvene doğru yol alıyorlar. Kethlen , Kıbrıs’a adım atar atmaz ev aramaya koyulur. Ve Girne’de bir emlakçıya gider. Bu emlakçı Kıbrıslı Türk olan Mehmet Bey’in ta kendisidir. Mehmet Bey , Kethlen’i dağların eteğinde çok güzel bir bölgeye ve eve götürür. Bellapais Köyü olarak geçen bu bölge tam Kethlen’in hayalindeki gibi bir yerdir. Evi kiralamak istediğini söyler hemen. Yol boyunca Kethlen Mehmet Bey’den Kıbrıs’la ilgili merak ettiği her şeyi öğrenir. Bu duruma çok sevinmiştir Kethlen. Çünkü Mehmet Bey hoş sohbetli , Kıbrıslı olmanın vermiş olduğu avantajla da Kethlen’e çok yardımcı olmuştur. Gel zaman git zaman Mehmet Bey Kethlen’e karşı duyguları olduğunu fark eder. Kadının yanında olmak ona adeta mutluluk veriyordur. Diğer yandan Suriye’li Vahab ve mülteci arkadaşları birbirlerinden dağılmışlardır. Kimisi Güney Kıbrıs’a geçmeleri için bir başka insan tacirlerinin etkisi altına girer. İnsanlar olmayan paralarına mı yansın , yoksa hayatlarının garantisi olmamasına mı ? Ve geriye on iki mülteciden sadece Suriye’li Vahab kalır. Vahab’ın da yolu bir şekilde Mehmet Bey’le kesişir. Vahab , Mehmet Bey’in sahibi olduğu benzin istasyonunda çalışır. Ama pek araba yıkamaktan vs. anladığı söylenemez. Kethlen ve Mehmet Bey bölgesinde işler iyice ilerler. Mehmet Bey her dakikasını Kethlen’in yanında geçirir olmuştur. Kethlen bir gün Mehmet Bey’e bahçe işlerinde yardımcı olması için birine ihtiyacı olduğunu söyler. Mehmet Bey’in de aklına Vahab’dan başka kimse gelmez. Onun bu işlere uygun olduğunu düşünür ve Vahab’ı Kethlen’in evine getirmeye karar verir. Artık Vahab Kethlen’in yanında çalışmaktadır. Yardımcı evinde kalmaktadır. Aralarına Vahab’ı da katarak üçü hiç ayrılmazlar. İyi anlaşmışlardır.

     Diğer yandan Stephano Kethlen’i bulmanın yollarını arıyordur. Teşkilat Kethlen’in yanında giderken götürdüğü disk için Stephano’yu sıkıştırır. Çünkü teşkilat tehlike altındadır. Stephano’nun ne yapıp edip Kethlen’i bulması lazımdır. Mehmet Bey , Kethlen ve Vahab’ı alarak bir manastırın yanındaki piknik alanına götürür. Kethlen bir ara çaktırmadan yanlarından ayrılır. Küçük bir çukur kazarak diski gömer.

     Ağa’nın gözünü iyice intikam hırsı bürümüştür. Tek derdi Vahab’ı bulup öldürmek , oğlunun intikamını almaktır. Kahya’yı yanına çağırır ve yanına iç adam alıp Vahab’ı bulmasını emreder. Kahya ve adamları yollara düşer. Laskiye Limanı’na giderler ve orada Kemal Kaptan’ı bulurlar. Ondan Vahab’ı Kuzey Kıbrıs’a bıraktığını öğrenirler. Kahya bu habere çok sevinir , adeta eve uçarak Ağa’ya sevindirici haberi verir. Ağa ve adamları derhal Kuzey Kıbrıs’a atarlar kendilerini. Orada da Vahab’ın izini bulurlar , yerini yurdunu.

Diğer taraftan Stephano da Kethlen’in Kuzey Kıbrıs’ta olduğunu öğrenmiştir. Kemal Kaptan aracılığıyla Feyzullah Ağa ve Stephano bir araya gelirler. İkisi de avlarının aynı yerde ve hatta aynı evde olduğunu öğrenirler. Artık birbirini tanımayan bu iki insanın ortak hareket etmekten başka çareleri yoktur. Bir gün evi gözleyip baskın yapmaya karar verirler. Ama Stephano bu konuda Ağa’dan söz ister. Kethlen’e ulaşana kadar Vahab’a hiçbir şey yapmamasını söyler. Ağa istemeden de olsa bu durumu kabul eder. Nasıl olsa avını bulduğuna göre onu er geç öldürecektir. Baskını gerçekleştirirler. Stephano Kethlen’i yakaladığında birkaç tokat atar. Diskin yerini öğrenmeye çalışır. Kethlen sonunda diskin yerini Stephano’ya söylemeye karar verir. Onu diski gömdüğü piknik alanına götürür. Stephano diski alır fakat sonrasında bir sürprizle karşılaşır. Teşkilat diski açar ve içinde hiç ummadığı bir şeyle karşılaşır. Mehmet Bey meğerse teşkilatın Kuzey Kıbrıs’taki koludur. O gün pikniğe gittikleri gün Kethlen’i takip edip gömülen diski bir başka diskle değiştirmiştir. Diskin içinde Kethlen’in çektiği Girne resimleri vardır. Teşkilat bunu görünce Stephano’yu öldürür. Bütün bunlar olurken Kethlen yediği dayaklardan hastanede yatmaktadır. Bu durumdan en karlı Mehmet Bey çıkar. Yaptığı ustaca plandan ötürü hem teşkilatın gözüne girip Stephano’dan kurtulmuş , hem de Kethlen’le ilişkisini artık hiçbir engel olmadan yaşayacaktır. Doğru Kethlen’in yanına hastaneye gider. Sarılırlar koklaşırlar. Aynı hastanede Vahab da yatmaktadır. Mehmet Bey , Vahab’ı da ziyaret eder. Onun için de bir plan düşünür. Vahab’ı buradan uzaklaştırmak. Vahab’a pasaport çıkartıp yurtdışına gitmesini ister. Vahab bunu ne için yaptığını gayet iyi anlamıştır. Mehmet Bey , Kethlen’le aralarında hiçbir engel olmamasını ister. Vahab da bu durumu anlayışla karşılar ve kabul eder. Yolda Mehmet Bey’in bir sürprizinle daha karşılaşır. Mehmet Bey havaalanına Vahab’ın anasını getirmiştir. Vahab ardında Kethlen’e yarı aşk , yarı hüzün dolu bir mektup bırakarak hasret kaldığı biricik anasıyla bambaşka bir yolculuğa çıkarlar. . . .

güneşe kaçmak bülent dizdarlı ile ilgili görsel sonucu

Romandaki diğer mülteci karakterlerine bakarsak ;

     Vahab ile Laskiye Limanı’ndan adanın Kuzeyine doğru yola çıkmış romandaki mültecilerden birisi Khaled isimli bir Afgan. Khaled’in “ Benim ülkemde insanların mutlaka bir uzuvları eksiktir “ diyerek ölümden kaçar gibi ülkesinden kaçışının tasviri oldukça düşündürücü. . . Sonunda Khaled insan tacirlerine kaptırdığı parasından sonra Güney Kıbrıs’a bir başına geçmek isterken , ara bölgede bastığı mayının patlamasıyla ülkesinden binlerce kilometre uzakta , “ sakin “ olduğu söylenen adanın tam ortasında ve de ülkesindeki ölüm senaryolarından birisini aratmayacak bir biçimde can verir.

     Laskiye’den Kuzey Kıbrıs’a doğru yol alan gemideki mültecilerden Iraklı karı-koca , iki de çift var. Bir çiftin çocukları patlayan bir canlı bombanın kurbanı olmuş Irak’ta.

     Diğeri ise rejime karşı kafa tutan yazılarının karşılığında bir suikasttan kurtulmuş.

     Üç kişi de Pakistan’dan çıkmış yola. El kaide örgütüne karşı operasyonlarda deşifre oldukları için , olası bir El kaide saldırısından kaçıyorlarmış.

     Ya Kıbrıs’ın Kuzeyinden, Güneyine geçmek için Iraklıların başından geçenler. . .

     Anlatım kadar romandaki kurgular da hem dünyamızın günceline uygun , hem de gayet sade ve anlaşılır.

     Bu roman gerçekten çok sürükleyici ve anlam yüklü bir roman. Çünkü bizi adeta farkında olmaya çağırıyor. Belki farkında değiliz ama çok farklı sorunlarla boğuşan , çok farklı acılar çeken insanlar da var aramızda.

LALE “ UZAK ÇOCUKLAR “

ROMAN KARAKTERLERİ :

Doktor Lale : İşini seven , mesleğinde başarılı , bugüne kadar doğru bildiği kişisel değerlerine düşkün , meslek etiğine önem veren , kocasını ve çocuğunu çok seven bir anne.

Orçun           : Lale’nin biricik kocası. Lale gibi mesleğinde çok başarılı bir doktor.

Can               : Orçun ve Lale’nin bir tanecik oğulları. Henüz yaşı küçük olmasına rağmen , içinde çocuk ruhu barındıran fakat bir o kadar da olgun , aklı başında bir çocuk.

Rana              : Lale’nin nefret ettiği annesi. Çocuklarını terk eden , Lale’ye göre bencil bir kadın. Aslında her zaman bir açıklaması olan fakat yine de Lale’nin hiçbir zaman güvenemediği ve sevmediği annesi.

Tunç              : Lale’nin sevgili babası. Çocuklarına düşkün , terk edilmişliğine rağmen çocuklarını üzmemek adına her şeyi sineye eken ve hala karısına aşık bir adam.

Şükran           : Lale’nin kadim dostu ve aynı zamanda oğlu Can’ın bakıcısı.

ROMAN ÖZETİ :

Yıllar sonra baba evine büyük bir özlemle dönen Lale , bu buluşmaya hiçbir anlam veremiyor. Ne gerek vardı ki böyle bir şeye ? Anneleri Rana , yıllar önce ailesini başka bir yaşam için , başka bir adam için terk eder. Bir sabah kimseye haber vermeden , geriye sadece bir mektup bırakarak ailesinin hayatından çeker gider. Bu durumu yaşından olsa gerek sadece Lale olgunlukla karşılar. Diğer iki kardeşi Hale ve Jale annelerinin özlemiyle yanıp tutuşurlar. Bu buluşmayı da en küçük kız kardeşleri Jale ayarlar. Küçük kız , akrabaları aracılığı ile yazdığı mektupları annesine gönderir , fakat hiçbirinden cevap alamamıştır. Lale bu buluşmaya hazır olmadığı ve annesini hiçbir zaman affedemeyeceğini anlar. Çünkü en güzel çağlarında , annesine en ihtiyaç duyduğu zamanlarda onu yanında bulamaz. Anneleri onları terk ettiğinden beri onlara hem annelik , hem babalık yapan babaları olur. Babası Tunç , melek gibi bir adamdır. Lale , Tunç için , hayattaki ilk gerçek kahramanımdı der bu yüzden. Rana’nın ailesine verdiği zarar saymakla bitmez. Lale’nin ilk aşkı Orhan’la ilişkisinin bitmesine de Rana sebep olur. Orhan’ın ailesi , Rana’nın evini terk etmesi sebebiyle , böyle bir kadının kızını gelin olarak alamazsın diyerek Orhan’a baskı yapar. Orhan da bu durumu kabullenir. Çünkü çok zayıf bir karaktere sahiptir Orhan. Bir gün Lale’ye bir mektup bırakır. O mektupta ailesinden vazgeçemeyecek kadar zayıf olduğundan , Lale’ye layık olmadığından ve iki hafta sonra nişan olacağından bahseder ve Lale’yi terk eder. Ama hiçbir zaman gerçek mutluluğu yakalayamaz ve intihar eder. O günden sonra Lale’nin hayatı , Orhanları İstanbul Tıp Fakültesi’nde okutan değerli bir anatomi hocasının verdiği bir denklemle değişir. O denklem Şans’tır. Lale artık kendi şansını yaratmaya karar verir. Ve bu karar sonucunda da Orçun ile tanışırlar. Orçun çok zeki , duyarlı ve anlayışlı biridir. Lale’yi fakülte yıllarından beri sever. Ama o zamanlar Lale’nin kalbi dolu olduğu için hiçbir zaman açılamamıştır. Ta ki ‘şimdi’ olana kadar. Bir zaman sonra Lale ile Orçun arasındaki ilişki artar. Dışarı çıkarlar , birlikte güzel vakit geçirirler. Lale de artık Orçun’a karşı boş olmadığını anlar ve nitekim evlenirler. Ve bu aşkın en güzel meyvesi , oğulları Can dünyaya gelir. Lale’nin şans katsayısı Orçun’la beraber daha da artar ve ikinci şansı olan Şükran hayatına girer. Orçun’la evlenmeden birkaç yıl önce Kıbrıs’ta hemşirelik okulunda ders verdiği zamanlarda Şükran’ı tanır. Sınıfın en güzel , en ümit vaat eden öğrencisidir Şükran. Tabii görüşmedikleri dönem içinde Şükran’ın da başından az şey geçmemiştir. Selim adında biri ile tanışır. Bu Selim , köyün en zengin adamının oğludur. Bir o kadar da yakışıklıdır. Ama çapkın olduğuna dair de söylentiler vardır. Şükran’ın güzelliğini gördükten sonra etrafında dolanmaya başlar. Birdi ikidi derken yavaş yavaş Şükran’ın da kalbine bir ateş düşer. Fakat Şükran’ın ailesi tutucu bir ailedir. Yolda belde Şükran’ı Selim’le görseler kim bilir neler olur ? Şükran da bunu bildiği için Selim’le konuşur ve Selim’in ailesi Şükran’ı istemeye gelirler. Nişan olur. Bunun verdiği rahatlamayla Selim bir gün Şükran’ı sıkıştırır ve tecavüz eder. İstediğini elde etmiş olan Selim yavaş yavaş evlilikten caymaya başlar. Ama evlenirler ve 1 yıl sonra boşanırlar. İşte Şükran oturduğu yerde bütün bu yaşadıklarını bir film şeridi gibi gözünün önünden geçirirken Lale seslenir ve bir anda tüm hayatı Lale’nin sayesinde anlam kazanır. Tüm anıları birlikte yad ederlerken Lale o güzel iş teklifini yapar ve iki dost bir daha hiç ayrılmamak üzere kavuşurlar. Şükran , artık Lale’nin hem yardımcısı olmuştur , hem de oğlunun bakıcısı. Sonunda o büyük buluşma gelir çatar. Lale hiç istemese de ailesine olan zaafından dolayı Rana ile konuşmayı kabul eder. İlk karşılaştıklarında Rana her zamanki gibi buz gibidir. Lale bu duruma daha da sinirlenir tabii. Bütün içindekileri Rana’nın suratına bir bir kusar ve Rana’yı kovar. Lale , Orçun ve Can bir süreliğine geldikleri adaya yerleşme kararı alırlar. Kıbrıs’ta çalışmaya başlarlar. Bir sabah güzelce kahvaltılarını ederlerken zil çalar ve karşılarında telaşla duran Hale’yi görürler. Paniğe kapılan Lale , hemen ne olduğunu sorar. Kem küm eden Hale , sonunda zorlanarak da olsa söyler. O günkü buluşmadan sonra annesinin ablasına bir mektup bıraktığını söyler. Okuyup okumamakta kararsız kalır Lale. O kadınla ilgili , yalanlarıyla ilgili hiçbir şey duymak istemiyordur. Ama Şükran , Orçun ve Can’ın hatırına mektubu açar ve okur. Tabiki de mektupta Rana’nın şimdiye kadar açıklayamadığı , söyleyemediği sebepleri , nedenleri vardır. Rana , kendini bilmeye başladığı andan itibaren inanılmaz korumacı bir annenin kanatları altında olduğunu fark eder. Öyle ki bir tarafına bir şey olur diye sokağa salınmaz. Adeta evde bir süs eşyası , bir bitki gibidir. Bir gün anne ve babasını evde tartışırlarken , konuşurlarken bulur. Zehra’yı ilk kez o gece duyar. Zehra , Rana’nın küçük kardeşidir. Bir gün , daha Rana doğmadan önce , annesinin babasının öğlen uykusuna yattığı sırada Zehra balkondan düşer ve ölür. Annesi bu durumdan kendini sorumlu tutar. Bu yüzden de Rana doğduktan sonra , ona Zehra imiş gibi davranmaya başlar. Bütün isteklerini emir sayar. Kısacası Rana’ya ikame çocukmuş gibi davranır. Zehra’nın hayatını yaşayan bir çocuk. Psikolojisi bozuk bir annenin elinde büyüyen Rana ,  gençlik yıllarındaki aşklarında , flörtlerinde annesi yüzünden mutluluğu yakalayamaz. Bir gün annesinin ölümüyle korunağı kalkar , özgürlüğüne kavuşur. Tüm yaşayamadıklarını yaşamaya başlar. Ama ikame çocuk olarak yaşadıklarının bedelini ağır öder ve annesi gibi psikolojisi bozulur. Kendi çocuklarını da ikame çocuğun çocukları olarak yetiştirmek istemediği için de onları terk eder. İşte mektupta bunlar yazar. Lale bunları okuduktan sonra Rana’ya olan nefreti bir kez daha artar. Kendini kurtarmak için bu ikame çocuk masalını uydurduğunu düşünür. Bu hangi insanlığa sığar? Kendi öz annesini bile suçlamaktan çekinmeyen bu kadını Lale , hiçbir zaman affetmemeye yemin eder adeta. Lale ve Orçun , birkaç günlüğüne iş için yurtdışına giderler. İşlerini halledip döndüklerinde onları havaalanında Lale’nin babası Tunç karşılar. Ama Tunç’un halinde bir tuhaflık vardır. İçine bir anda sıkıntı çöken Lale’nin ağzından dökülen “ Can “ olmuştur. Paniğe kapılan karı-koca Tunç’tan hemen gerçeği söylemesini isterler. Tunç da , gittiklerinin ikinci gecesi sabaha karşı Şükran’ın aradığını ve Can’ın ateşi çıktığını söyler. Hastaneye kaldırıldığını , Lale ve Orçun’un meslektaşlarının tedaviye başladıklarını söyler. Durumu hastaneye gittiklerinde kendilerine bizzat bildireceklerini söyler. Lale ve Orçun hemen hastaneye koşarlar. Çocuk hastalıkları uzmanı Dr.Memduh Bey , çifti odasına çağırır ve Can’da böbrek yetmezliği başladığını söyler. Bu durumun çok ağır seyreden bir HSP olduğunu , buna bağlı olarak da hızlıca gelişen bir böbrek yetmezliği olduğunu söyler. Böbrek yetmezliğinin kalıcı hale gelmemesi için çabaladıklarını , ama gelişmelerin pek de olumlu olmadığını söylerler. Kandaki üre değerinin her geçen saatte arttığını söylerler. Tüm bunlar Lale’nin beyninde bir şimşek gibi çakar adeta. Ne yani biricik oğlu ömrünün sonuna kadar diyaliz makinasına mı bağlanacak? Peki ya Can? Can bunu kabullenecek mi sizce? Dr.Memduh Bey , Can’la bu hastalık sürecinde ilgilenecek olan Dr.Dervişe Hanım’ı , Can’ın anne ve babasıyla tanıştırır. O da hemen hemen aynı şeyi söyler. Ellerinden geleni yapacaklarını ancak sonuç alamaz ve böbrekler çalışmazsa diyalize başlayacaklarını söyler. Hatta böbrek naklini bile düşüneceklerini…. Lale’nin gözünden boncuk boncuk yaşlar süzülürken , daha çocuk olan Can kendisinin bu durumundan pek ala farkındadır. Bütün tahliller , denemeler yapılır , çıkan raporlar sonucunda da Can’a uygun bir böbrek bulunmasına karar verilir.

     Gelelim , Lale ve ailesinin kaderini değiştirecek ailenin hikayesine….. Ama ne bileceklerdi ki kendilerinin , o ailenin kaderini değiştireceklerini.

     Zahid ve Leyla , Veterinerlik Fakültesi’nde okurken tanışırlar. Birbirlerini severler ve evlenip ülkelerine dönerler. Orada okul yıllarından beri hayalini kurdukları çiftlik ve fabrika projesinin sahibi olurlar. En büyük ”ayalleri gerçekleşmiş , yaşadıkları zorluklara rağmen bürokratik engelleri de aşarak amaçlarına ulaşırlar. Yani imkansızı başarırlar. Mutlulukları ilk günkü gibi devam eder. Zahid ve Leyla’nın 4 çocukları olur. En büyüğü Hüseyin , onun arkasından Ömer ve daha sonra Ayşe ve Amina. Babaları Zahid , çalışkan , hayatı gerektirdiği gibi yaşayan bir adamdır. Onun içindir ki ilk çocuğuna Şiilerin şehidi Hüseyin ismini koyar. İkinci çocuğuna da Sünnilerin halifesi olan Ömer ismini koyar. Bu , babalarının barış dolu dünya görüşlerinin evlerine yansımasıdır. Bu mutluluk dolu yaşamlarının bir gün son bulacaklarını nereden bileceklerdi ki? Bir gün çiftliklerini kim olduklarını bilmedikleri bir grup insan basar. Fabrikalarını ve çiftliklerini ateşe verirler. Ellerinde klaşnikof silahlar ve siyah kıyafetleriyle dikkat çekerler. Zahid ve Leyla’ya saldırıp , Ömer’i kaçırırlar. Ona isminden dolayı zarar vermezler. Çünkü onların halifesinin ismidir. Bu olaydan sonra Zahid , elinde avucunda ne varsa harcayıp Ömer’i bulmaya çalışır fakat bulamaz. Daha sonra geriye kalan ailesini kurtarmak adına Ömer’den vazgeçer ve memleketlerinde de kalmak tehlike oluşturacağı için kaçış planları yapmaya başlar. Bir grup arkadaşıyla insan tacirlerine gidip anlaşırlar. Sınırdan Türkiye’ye geçişte hiçbir sorun yaşamazlar ve Kuşadası’na varırlar. Kuşadası onlar için bir geçiş kapısı , karşıdaki Samos Adası da yeni hayatlarını kuracakları bir yerdir. Zahid , Halepli insan taciriyle tanışır , kendilerini sağ salim geçirip geçiremeyeceklerini sorar. Ve sonunda yolculukları başlar. Yaklaşık 1 saat sonra kayık su alır. Bunu ilk fark eden Hüseyin olur. İnsan taciri kayığın hafiflemesi için Hüseyin’in kardeşi Amina’yı annesinin kucağından alır ve denize atar. Leyla çığlık çığlığa bağırır , ağlar. Hüseyin hemen kardeşini kurtarmak için denize atlar. Suda bir batan bir çıkan kardeşini kurtarmaya çalışırken Hüseyin , bir de bakar ki tekne alabora olmuştur. Ne yazık ki kendinden başka yüzmeyi bilen yoktur. Bir ara Hüseyin denizde babasının çığlıklarını duyar. “ Kardeşlerine iyi bak ”  dediğini duyar. Sonrasında ise ortalığı tamamen sessizlik kaplar. Hüseyin ve Amina , bir süre daha çırpındıktan sonra bir ses duyarlar. Sesin geldiği yöne doğru imdat çığlıkları atar Hüseyin. Sonunda Sahil Güvenliği’ne ait bir bot onları kurtarır. Sabah olduğunda Hüseyin kumsala gider ve ailesinin cesetlerini tespit eder. Artık hayatta bir tek kendisi ve kardeşi kalır. Babasının verdiği nasihat aklına gelir. Artık kardeşinin refahı mutluluğu için her şeyi göze alması gerektiğini düşünür. Amina , Kuşadası Devlet Hastanesi’ne yatırılır. Hüseyin bir gün hastane ziyaretinden sonra Kuşadası’ndan Samos’a seyre dalarken , omuzunda bir el hisseder. Dönüp bakar ve bir adam görür. Hüseyin adamı tanımaz fakat adam Hüseyin’i tanıdığını ve hikayesini bildiğini söyler. Hüseyin’e istediklerini gerçekleştirebilmesi için bir iş ve bu işin karşılığında da yirmi bin dolar alacağını söyler. Hüseyin ilk etapta sıcak bakmasa da kardeşinin geleceği için düşünmeden kabul etmesi gerektiğini düşünür. Sonrasında adam Hüseyin’in kabul ettiğini düşünerekten işin ne olduğunu anlatır. Kıbrıs’ta bir çocuk olduğunu , çok hasta olduğunu ve eğer böbrek bulunamazsa öleceğini söyler. Hüseyin’den o çocuğa böbreğini vermesini ister. Bunu yaptığı takdirde hem iyilik , hem de para kazanacağını söyler. Hüseyin çok da düşünmenin bir anlamı olmadığını anlar. Bu , kardeşi ve onun için inanılmaz bir fırsattır. Ve kabul eder. Adam o anda telefonu eline alır ve Selim adında birini arar. İşin tamam olduğunu , oradaki işleri tamamlamasını söyler adama. Ertesi gece Hüseyin ve altı Suriyeli ile birlikte İstanbul’a yola koyulurlar. Bundan sonra Hüseyin’i neler bekleyecektir kim bilir? Can’a tanı konulduktan dokuz hafta sonra Dr.Dervişe ve Dr.Memduh , Lale ve Orçun’u yüz yüze konuşmak için çağırırlar. Bu işin uzmanı olarak Dr.Dervişe , gelinen aşamayı ve ne yapılması gerektiğini söyler Lale ve Orçun’a. Verici bulunursa Can’a hemen böbrek nakli yapılmasının en uygun olacağını söyler. Hiç vakit kaybetmeden Lale , Orçun’a telefon eder ve akraba , eş dost kim varsa gönüllü olanların kan vermeye gelmelerini rica eder. Orçun , gayrı yasal yollara karşıdır. Ama Lale , oğlunu kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırdır. Orçun ve Hale, tüm akrabaları , tanıdıkları kan tahlili için hastaneye çağırırlar. Lale birden kalabalığın arasında annesini görür. O sinirle Hale’ye döner ve bunu da mı çağırdın diye bağırır. Hale de ablasına , hani oğlun için her şeyi yapmaya hazırdın , belki de Can’a tek uygun böbreğin annesininki olacağını söyler. Lale bir anda durur ve kardeşinin haklı olduğunu düşünür. Şu anda gururun , nefretin zamanı değildir. Ve tamam der. Yine de bir tarafı , ne olur uygun böbreği bulalım ama bu anneminki olmasın diye dövünür durur. Böyle düşüncelere dalarken ona doğru hızla Şükran’ın geldiğini görür. Nefes nefese kalan Şükran , abla Selim Kıbrıs’ta der. Tabii Lale , cümlenin devamını dinlemeden Şükran’ı yargılar , onun kendi derdini anlatacağını düşünür. Ve Orçun aralarına girip Şükran’a bana anlat der. Şükran Orçun’a döner ve Selim’in az önce aradığını , sizinle çalıştığımı ve Can’ın başına gelenleri bildiğini söyler. Can’a böbrek bulabileceğini söyledi der. Bir süre önce Avustralya’dan dönüp , Ortadoğu’dan Batı’ya insan kaçırma işi yaptığını , birçok insanın para karşılığında kendisinin aracılığı ile sattığını söyledi der. Elinde ihtiyaçlı çok sayıda insan olduğunu ve masrafları karşılarlarsa o kişilerle Lale ve Orçun’u temas ettirebileceklerini söyledi der. Orçun küplere biner. Bu konudaki tavrını , hassasiyetini daha önce bildirmiştir. Ama Lale , Şükran’ı yolundan döndürür ve Selim ile hemen bir buluşma ayarlamasını ve Orçun’a bu konuda hiçbir şey bildirmemesini söyler. Çünkü Orçun duyarsa buna kesinlikle mani olacaktır. Ertesi günü buluşma ayarlanır. Selim getireceği her kişi için dört bin dolar alacağını , içlerinden biri verici çıkarsa da elli bin dolar alacağını söyler. Lale kabul eder. Ama aklında bazı soru işaretleri olur. Bu işin , legal olmayacağını , ameliyatın nerede yapılacağını sorar. Selim , önce testlerin yapılması gerektiğini , uygun verici bulunduğunda da onların bağlantıda olduğu bir özel hastanede yaptıracaklarını söyler. Lale kabul eder. O gece yola koyulurlar. Olgun , Hüseyin ve diğer Suriyelileri güzel ve konforlu bir otele yerleştirir. Ertesi gün hastanede hepsine kan tahlili yapılır. Dr.Dervişe , Lale’yi arar ve yapılan testler sonucunda iki kişinin doku ve kan uyumunun Can’la üst seviyede olduğunu söyler. Mutlaka görüşmeleri gerektiğini belirtir. Sabah karı-koca hastanenin yolunu tutarlar. Dr.Dervişe , odasına çağırır ve çiftle konuşmaya başlar. İki kişinin Can’a donör yani verici olabileceklerini söyler. Bunlardan birini seçmeleri gerektiğini de ekler. Orçun ve Lale , tanıdık kişiler mi diye sorarlar. Bir tanesi evet der. Diğerinin de İstanbul’da yaşayan bir mülteci olduğunu söyler. Selim Bey diye biri tarafından gönderilen grubun içinden bulduklarını söyler. Lale , ya diğeri?der. Dr.Dervişe , anneniz Rana der. Lale , o an yıkılacak gibi olur. Annesine muhtaç olmak gibi bir düşünce onun için mümkün bile olamaz. Ama Dr.Dervişe’nin dediği bir şeyle dünyası yıkılır. Rana Hanım’ın böbreklerinin çk sağlıklı olduğunu ve Can’ın anneannesi olmasının da çok önemli olduğunu söyler. Bunun dışında ülkemizde diğer tip organ nakilleri için yasalar olduğunu söyler. O yasalara göre kadavralar dışında canlı insanlardan alınacaksa sadece akrabalar arasında yapılması gerektiğini söyler. Orçun zaten böyle aksi yoldan bir şeyin olmasının mümkün olmadığını söyler. Ama Dr.Dervişe , Lale’nin gayrı yasal olanı içinden geçirdiğini anlayarak , tanıdığı bir avukatı , onları ikna edici olsun diye çağırır. Avukat tüm kuralları , hükümleri anlatır. Ama Orçun zaten çoktan kararını vermiştir. Bu kişi Rana’dan başka kimse olamaz. Bu konuda Lale’nin en ufak bir fikrini bile almaya gerek görmemiştir. Ameliyatın yapılacağı gün gelir çatar lakin Lale her zaman olduğu gibi şimdi de haklı çıkmıştır. İş ciddiye bindiği için Rana ortadan kaybolur. Lale ve Şükran göz göze gelirler ve B planını , yani ikinci planı uygulamaya geçirirler, Şükran , Selim’i arar ve Suriyeli mülteciyi hazır tutmalarını söyler. Hemen Lale , Şükran ve Can İstanbul’a yola koyulurlar. Orçun da gelir. Çünkü Rana’nın gelmemesinden yana Lale’ye karşı bozulur ve kabul eder. Hep birlikte hastanenin yolunu tutarlar. Oraya vardıklarında ilgili hemşire onları Hüseyin ile tanıştırır. Hüseyin onlara hikayesini anlatır. Başlarından neler geçtiğini bir bir anlatır. Bu işi neden , ne için kabul ettiğini de anlatır. Orçun ve Lale , hatta Şükran bile adeta yıkılırlar. Çocuğun hikayesi o kadar etkilemiştir ki onları..Hele Lale... Biraz öncesine kadar hayattaki en ciddi probleme sahip kendini görürken , Hüseyin’i dinleyince hayatta daha nelerinin olduğunu anlar. Lale ve Orçun’un artık , hayatlarının en zor dönemlerini yaşayacakları belli olmuştur bile. Öyle ikilemde kalırlar ki , bir yanda canlarından çok sevdikleri oğulları , bir yanda da zavallı , çaresiz , muhtaç Hüseyin. Can , Hüseyin’in hikayesini öğrenir ve öğrendiği andan itibaren , Hüseyin’e karşı inanılmaz bir sempati duyar. Hatta bu konuda Lale’nin başını oldukça şişirir. Diğer yandan Selim , ameliyatı gerçekleştirecek iki doktoru Lale ve Orçun’la tanıştırır. Lale’nin bu doktorları gözü tutmamıştır , çünkü Lale’ye göre bu insanlar bir hekim değil tüccardır. Ameliyat durumunu konuşurlarken Hüseyin söze girer ve ailesinin naaşlarının toprağa verileceğini , babasına son görevini yapmak istediğini ve bunun için sadece üç gün izne ihtiyacı olduğunu söyler. Para tüccarları bu duruma kızarlar. Ama Lale ve Orçun hemen devreye girer ve üçü İzmir’e doğru uçarlar. Hüseyin , ailesine son görevini yapar. Lale ve Orçun , kendilerini yiyip bitirirler. İki garibanın çaresizliği üzerine nasıl mutlu bir yuva kurulur ki? Hangisi doğru? İlkeleri , inançları mı? Yoksa biricik oğulları Can mı? Bunları düşünürlerken Orçun , Lale’ye , çok kararlı bir şekilde çocukları yarın Samos’a göndereceğim der. Lale sanki Orçun’un bu sözünden rahatlamıştır. Dilinin ucundakileri Orçun dışarı çıkardı diye. Ertesi günü yola çıkarlar. Orçun , Lale ve çocuklara , uçak bileti bulamadığını , İstanbul’a geze geze gideceklerini söyler. Ve çocukları Khios Adası’na göndereceği kaptanın geleceği koya giderler. Lale ve Orçun , hiçbir şeyden anlamayan gözlere durumu açıklarlar ve sarılır ağlaşırlar. Hüseyin son kez arkasını dönüp peki ya Can ne olacak diye sorar. Karı-koca tanrı yardımcımız olacaktır deyip ayrılırlar. Tekne hareket eder. Birbirlerine el sallayıp dururlar. Ve artık Can ve ailesi için adaya dönüş zamanı başlar. Ercan Havaalanı’na indiklerinde Tunç , Hale ve Jale onları karşılar. Hasret giderirler. Tunç , önce kahvaltı yapmalarını ister ama Orçun , önce hastaneye gidip Dervişe Hanım’la konuşmaları gerektiğini söyler. Dervişe , onları karşısında görünce çok sevinir. Lale , başlarından geçenleri tüm gerçekliğiyle anlatır. Az kalsın büyük bir hata yapacaklarını , neyse ki bu hatadan son anda döndüklerini anlatır. Dervişe hanım , bu duruma sevinir. Aile , Dervişe’ye tekrar uygun böbrek çıkana kadar bekleme kararı aldıklarını söyler. Kapıdan çıkarken Dervişe , Lale’ye seslenir. Onlar gittikten iki gün sonra annesinin hastaneye geldiğini ve niye o gün gelmediğinin sebebini açıkladığını söyler. Lale’ye mektup bırakmıştır ama Lale her zamanki gibi yırtıp atmıştır. Orçun , ev ahalisine eğer diyaliz koşulları iyiyse burada kalacaklarını söyler. Lale ve Orçun , Can’a en yakın zamanda böbrek bulunması için dua ederlerken , diğer yandan da geride bıraktıkları uzak çocukları için endişelenirler. Tam o sırada Hale’nin açtığı televizyondan bir ses işitirler. Yine bir mülteci haberi kulaklarda yankılanır. Kayıkları Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken alabora olan , boğulan , sahile vuran insan cesetlerini gösterir. O sırada yağmalanan Hüseyin’i görürler. Ama tüm bunlara rağmen Hüseyin , babasına verdiği sözü tutup Macar sınırına ulaşır ve oradan da Stockholm’e.

     Tüm bu yaşananlara rağmen hayat herkes için devam eder. Lale , oğlu için bir süre mesleğine ara verir. Onun sağlığıyla ilgilenir sadece. Bu arada da uzaktaki çocuklarıyla sık sık haberleşir , onları ihmal etmez. Her zaman her koşulda onların yanlarındadırlar….

Yazar bu kitapta , ülkesinden kaçarak bir umut ışığı arayan insanların mücadelesini anlatır. Yani hayatta kalma mücadelesi. Lale karakterinin ilginç hayatı üzerinden yaşama dair umutlar ve hayal kırıklıkları , aile içi kırgınlıklar ve bağlılıklar , doktorluğun etik değerleri , annelik rolü , mülteci dramı , aşk ve erotizm gibi konuları işler. Akıcı ve etkileyici bir üsluba sahiptir. 

KUYU MEZARLARI ÜLKESİ

Serap mı en mutlu günlerinden birini yaşıyordu , yoksa Meral mi , belli değildi. Meral , sonunda , yıllar öncesinden hayalini kurduğu düşüncelerini gerçekleştirir. Biricik torunu Serap , dönem birincisi olarak mezun olur. Meral , çok acılar yaşamış , çok bedeller ödemiştir. Bu düşüncesi , bu hayali gerçekleşinceye kadar da kendisine ve ailesine zarar veren ya da verebilecek olan herkesi kendinden ve ailesinden uzak tutar. Hatta bunun için çok sevdiği memleketini bile bırakmak zorunda kalır. Artık tek hayali olan torunu , yanıbaşındadır. Onun bilgisi , gücü , cesareti ile hesaplaşma anında düşman olanlardan hesap soracak , gerçekleri bir bir öğrenecektir. Serap , kürsüye çıkıp o duygu yüklü konuşmaları yaparken , Meral de anılarına dalar gider. Çok hüzünlü olaylar yaşamasına rağmen , aslında çok güzel , mutlu bir çocukluk geçirir Meral. Varlıklı bir ailenin en küçük kızıdır. Bir de ablası vardır. Aile , tarla ve hayvancılık işiyle uğraşır. Durumları epey iyidir. Babası çok sevilen , saygın bir insandır. Babasının yanı sıra keza annesine de köylü çok saygı gösterir. Tabii bu saygı sadece köyün en zengin adamı ve ağası olmasından kaynaklanmaz. Feriha Hanım’ın torunu olması da bu saygının baş nedenidir. Feriha Hanım’ın öyle bir hikayesi vardır ki , Meral , bu aileye mensup olmakla son derece gururludur. Bu hikaye zamanla dilden dile dolaşan bir efsane olur. Şöyle kısaca bir Feriha Hanım’ın hikayesine bakalım : Feriha Hanım’ın eşi iki ay önce vefat eder. İki çocuğu ile kalır. Rahmetli eşi , paranın yanında , iş ortaklığı da bırakır ona. Ortakları Celal Efendi , Feriha Hanım’ın eşi öldükten sonra onlara çok destek olur. Birbirlerine çok güvenirler. Bir süre sonra Feriha Hanım , çocuklarına daha iyi koşullar sunabilmek için , eşinin işini sahiplenmeye karar verir. İlk etap , ortağı ve ortağının eşi yani kadim dostu Hatice Hanım bu duruma karşı çıksalar da Feriha Hanım’ın ısrarcı tavırlarına dayanamayıp kabul ederler. Feriha Hanım işe başlar. İşleri hayvan ticaretidir. Yani başta İngiliz ordusu olmak üzere diğer bütün birliklere at , deve , eşek , katır satarlar. Çünkü onların çiftliğinden çıkan bu tip hayvanlar uzun yola dayanıklılığı , uzun yaşaması ve ağır yük taşıması ile ünlüdür. Bir gün iki ortak hesaplaşırlarken , Celal Efendi , öyle bir iş var ki Feriha Hanım ,  benim hemen yataktan kalkmam gerek der. Lakin , rahatsızlığı buna el vermez. Ve Feriha Hanım işi üstlenir. Celal Efendi işi anlatmaya başlar. İngiliz komutan , iki bin katır ve bin eşek siparişi verir. Fakat hayvanlar , Libya’da teslim edilecektir. Libya meselesi Celal Efendi’nin kafasını kurcalar aslında. Ama Feriha Hanım bunun için de hazırlık yapar ve ertesi gece yanına dört adamını da alarak gemiye binerler. Hayvanlar tek tek yüklenir. Feriha Hanım’ı uyku tutmadığı bir anda , gemide bir kapı görür fakat o kapıyı açamaz. Öğrenir ki , o kapının ardında bol miktarda silah ve mühimmat vardır. Feriha Hanım’dan alınan hayvanlar , karada bu mühimmatı taşıma işinde kullanılır. O anda Feriha Hanım , beyninden vurulmuşa döner. Çünkü kendi hayvanlarıyla taşınan mermilerle birsürü insanın ölebileceği düşüncesi Feriha Hanım’ı ürpertir. Sabaha karşı gemi , karaya yanaşır. Feriha Hanım , mühimmatların indirilmesine eşlik eder. İngilizler teslim alır. O sırada her yerden silah sesleri yükselir. Feriha Hanım , İngiliz komutana döner ve alay ederek , İtalyanlar sıkı savaşıyor galiba der. Komutanı kızdırır. Komutan da , bunlar Osmanlı , İtalyan değil der. Feriha Hanım , şaşkına döner. Nasıl yani Libya’da Osmanlı’nın ne işi var der. Komutan son noktayı koyarak der ki , ilahi Feriha Hanım. Ne İtalyanı? Ne Libyası? Geliboludayız. Türklerin ülkesinde. Feriha dehşetler içinde nefes nefese kalır. Kendi vatanına ihanet ederse yarın öbür gün bunu kendi çocuklarına , torunlarına nasıl anlatır ki? Bu durumu Feriha Hanım , adamlarına bahseder. Onlar da ,  Feriha Hanım ne derse onu yapmaya hazır olduklarını söylerler. Bu duygularla yola koyulurlar. Feriha Hanım ve iki İngiliz askeri yol alırlar. Bir an Feriha Hanım , başını kaldırır ve dalga dalga dalgalanan Osmanlı bayrağını görür. O an utancından yerin dibine girer sanki. Kararını verir ve adamlarına işaret eder. Adamları iki İngiliz askerini etkisiz hale getirir. Feriha Hanım , katırın başına geçer ve Osmanlı bayrağının olduğu tarafa sürer. Silah ve cephane yüklü hayvanları Osmanlı birliklerine teslim eder. O an ki sevinç çığlıkları her şeye bedeldir Feriha Hanım için. Mutlulukla , gururla geri dönerlerken , İngiliz komutanı onları dürbünle izleyip her şeyi görmüştür. Hemen yanlarına gelen komutan , Feriha’ya tokat atar ve Feriha’nın gözü önünde adamlarını öldürür. Daha sonra Feriha Hanım’ın da başına silahı dayar. Feriha Hanım , korktuğunu belli etmeden komutana döner ve komutan biliyor musun , ben yaşarken hep bir gün Anadolu’yu görmeden ölmeyim diye Tanrı’ya yalvardım. Şimdi görüyorum ki , Allah o toprakları görmemden öte , Anadolu’da ölmemi de nasip edecek. O yüzden çok bekleme , çek tetiği der. Komutan silahını ateşler ve Feriha Hanım ölür. İşte Meral , annesinden bu hikayeyi her dinlediğinde duygulanır , aynı zamanda da böyle şerefli , gurur duyulacak bir aileye mensup olduğu için mutluluğu tavan yapardı. Bir gün babası , Meral’e , çok güzel bir hediye getirir. Beyaz , güzel bir tay. Fakat bu durum ablasının kıskançlık yapmasına sebep olur. Ne var ki Meral , paylaşmayı çok seven bir çocuk olduğu için , ablasını öper , koklar , sarılır ve atın bakımı olsun vs. her şeyiyle birlikte ilgilenirler. Lakin at , kısa sürede Meral’le öyle bir kaynaşır ki , onun sözünden , komutlarından asla dışarı çıkmaz. Meral , bu güzel ata , Harami adını verir. Kısa sürede iki güzel dost olurlar Harami ve Meral. Meral , torununun konuşmasını dinlerken , bütün bu güzel anıları düşünür. Lakin , az sonra konuşmasını bitirip yanına gelen torunuyla , bu güzel anılardan sıyrılır. Babaannesi ona , o babaannesine övgüler yağdırır dururlar. Serap , babaannesine her yönüyle hayrandır. Serap , daha bebekken annesi ve babası ayrılır. Meral , sorumluluğunu üstlenir , ona hem annelik hem babaannelik yapar. Bu yüzden aralarındaki ilişki çok derindir. Merasim biter bitmez Meral ve Serap kapıya doğru yönelirler fakat tebrik merasimi bir türlü bitmez. Bu durumdan sıkıldıklarını fark eden Meral ve Serap , daha fazla dayanamaz ve taksi çağırırlar. Meral’i , kendini evine atma isteği tutar bir an önce. İnsanın kendini en güvende hissettiği yer evidir ona göre. Bu günkü evini , Londra’ya geldikten bir yıl sonra , Mösyö Abraham diye Yahudi asıllı bir iş adamının desteğiyle , yardımıyla alır. Abraham , Londra’da tekstil fabrikası sahibidir. Diğer çalışanlara göre Meral’in yaptığı işlerden çok memnun kalır. Onu başarılı bulur. Hatta bazen iş tesliminde Meral’in evine gittiğinde karşılıklı hem kahve içerler , hem de muhabbet ederler. Abraham , Meral’in hikayesinden çok etkilenir. Onun hikayesini , kendi ailesinin hikayesine benzetir. Hem bu kadersel benzeyiş , hem de Meral’in üstün çalışmalarından ötürü Meral’e iş garantisi vererek , ona taksitle ev almasına yardımcı olur. Bu ev, Londra gibi bir yerde hayata tutunmalarına yardımcı olur adeta. Bu yüzden Abraham’ı , her zaman sevgi ve özlemle anar. Bu evde kendisi , oğlu ve Serap bir arada yaşarlar. Meral’in kendisi kadar , komşularının da bir sürü anıları , geçmişleri vardır. Hayatta , elbette ki tek acı çeken Meral değildir. Bir tanesi Kıbrıslı Rum olan komşusu Maria’dır. Kendi yaşlarındadır. Hiç evden çıkmaz , nadiren de kimseyle konuşurdu. O konuşmalardan birinde Meral , Maria’nın hüznünü , hikayesini öğrenir. Kendisi gibi savaş mağduru olan Maria , kocasını ve oğlunu savaşta kaybeder. Karşıt görüşlü Rumların yaptıkları darbeye direnmek için bir sabah evden çıkarlar ve bir daha da geri dönmezler. Çok önceden Londra’ya evlenip yerleşen kızının yanına gider fakat damadı ile anlaşamayınca kızı , kendine yakın bir oda tutar. Fakat bunlar Maria’nın hiç umurunda değildir. Gözü dalgın , hep kocasıyla oğlunun sanki geleceklermiş gibi yolunu gözler. Evlerine girer girmez Meral , tüm yorgunluğunu atmak istercesine odasına çıkar ve uzanır. Yine anılara dalar. Ne acılar yaşadığını bir kez daha düşünür. Hayattaki ilk acısını on altı yaşında babasının kaybolmasıyla yaşar Meral. Babası köylerinden Lefkoşa’ya ailece imal ettikleri hellimleri satmak için giderken yolu Rumlar tarafından kesilir , kaçırılır ve bir daha da haber alınamaz. Arabası yol kenarında devrilmiş bulunur. Rumlar arabanın ön camına bir kağıt iliştirirler ve bu kağıdın içinde “ En iyi Türk Ölü Türk’tür. “ yazar. Bu notu gören herkes , Meral de dahil , babasından bir daha haber alamayacaklarını anlarlar. Meral çoktan babasının ölmüş olduğunu kabullenir zaten fakat tek kabullenemediği babasının bir mezarı olmamasıdır. Meral , eskiden , Afrodit Adası diye taktığı bu güzel adanın ismini , gördüklerinden ve yaşadıklarından etkilenerek “ Kuyu Mezarları Ülkesi “ olarak değiştirir. Babasıyla birlikte gelen bu acı , daha sonraki zamanlarda katlanarak devam eder. Çok sevdiği atı Harami de ölür. Bu gelen yokluklarla , işleri bozulur , fakirleşirler. Tüm bu anılar içinde yaşarken kapı çalar ve oğlu Sarper içeri girer. Hanımlara , hadi bakalım hazırlanın. Serap’ın mezun olması şerefine sizi yemeğe çıkaracağım der. Sarper , üniversiteye gitmek istemeyip , iş hayatına atılır. Bir fastfood zinciri dükkanlardan birinde idarecidir. İşleri de iyidir. Yirmi yaşında , iş yerinde tanıştığı bir kızla apar topar evlenip , Serap doğduktan bir yıl sonra boşanırlar. Meral , onları barıştırmak için uğraşsa da bunda pek başarılı olamamıştır. Eski gelini de kendi hayatını çizmiştir. Meral , çok küçük yaşta annesiz kalan Serap’a , hiç annesinin yokluğunu yaşatmamıştır. Şefkati , koruma güdüsü ile Serap’ın gözünde kısa zamanda annesinin yerini almayı başarmıştır. Serap , babaannesine iyice bağlanır. Meral , bu durumdan elbette ki şikayetçi olmaz. Aksine çok çok memnundur. Serap’ı tam hayalindeki gibi yetiştirmiş , şimdi de tahsilini tamamladığına göre artık hesaplaşma günü geldiğine inanıyordu. İçi içine sığmazken , elinde yaklaşık üç ay önce gelen bir mektubu sıkı sıkı tutar. Mektup Kıbrıs’ta görev yapan “ Kayıpları Araştırma Komitesi’nden “ gelmiştir. Mektupta , kaybolan babasının na’şının kemiklerine ulaşıldığını , fakat kesin saptanması için DNA araştırması yapılması gerektiği yazar. Hayatta kalan tek çocuğu olması sebebiyle en kısa zamanda Meral’in , oraya gelmesi rica olunmuştur. Meral , bu mektubu her okuduğunda , ilk kez okumuş gibi kanı donar. Ve daha o zamandan , Serap mezun olduktan sonra Kıbrıs’a gitmeye kafasına takmıştı. Babasını mezarsız bırakamazdı. Bir an evvel Kıbrıs’a gitmeliydi. Nasılsa artık , yanında o çok güvendiği torunu vardı. Ona her konuda yardımcı olurdu. O akşam Sarper , kızı ve annesini , mezuniyet kutlamasına çıkarır. Baba-kız şakalaşırlarken , Meral yine anılara dalar. Bu durumu fark eden Sarper , anne neyin var diye sorduğunda ise bir solukta , Kıbrıs’a gitmek istiyorum der. Serap ve Sarper , şaşkınlık içinde birbirlerine bakakalırlar. Bunun üstüne Meral , komisyondan gelen zarfı çıkarıp , oğlu ve torununa okur. Dedenizi azaptan kurtarmam gerek der. Ayrıca da babanızı kaç yıl oldu ziyaret etmedim. Siz de benimle gelir misiniz diyerek teklifte bulunur. Serap ,  hiç düşünmeden kabul eder. Ardından Sarper de tamam der. Gerçekten iki hafta sonra Stanstead Havaalanı’ndan uçakları kalkar. Meral , çok heyecanlıdır. Yıllar önce , genç yaşta kaçarak ayrıldığı memleketine şimdi bir vesile ile dönüyordu. Babası öldükten sonra annesini de kaybeder Meral. Nerden bilebilir ki , annesinin ölümü , onu Ahmet’le tanıştırsın.  Annesinin ölümü sonrası taziye sunmaya gelenlerden birinin uzak akrabası olan Ahmet ile tanışır. Genç adam birkaç kez yoluna çıkıp , Meral’e açılmış , sonunda da kalbini kazanıp evlenirler. Korkusuz bir gazetecidir Ahmet. Aynı zamanda da çok cesur. Ama gel gör ki , bu cesurluk , sonraları başlarına felaket olur. Yazdığı makalelerle devrin mutlak iktidar sahibi kişilerinin her türlü ipliklerini pazara çıkarır. Kaleminden zehir damlar adeta. Tabii böyle olması , yani Ahmet’in yazılarından ötürü , gazetenin tirajı gitgide artar , lakin memleketin önde gelenlerinin sinirlerini bozar bu durum. Ahmet’e para vs. teklif ederler ama Ahmet kabul etmez. Hal böyle olunca da tehditler başlar. Ama Ahmet , bunlara hiç aldırmaz. Evliliklerinin dördüncü yılında , bir akşam , dışarıdan eve dönerler. Ahmet , Meral ve oğulları Sarper. Ahmet , kapıyı açtığında ayağının altında bir cisim olduğunu fark eder. Bunun ne olduğunu anladığında ise , elindeki oğlunu Meral’e uzatır. Meral ve Sarper , yere düşerken Ahmet de cismin üstüne bomba diyerek atlar. Ve sonrasında o korkunç patlama olur. Yangın çıkar ve yangın esnasında bilmedikleri , tanımadıkları biri gelir ve anne-oğulu oradan çeker alır. Ahmet’in cesedine ulaşırlar daha sonra. Meral , bu olaydan birkaç hafta sonra toparlanıp İngiltere’ye taşınır. Tek düşüncesi , uzaklara kaçarak , kendini ve oğlunu emniyete almaktır çünkü. Tabii ki Londra’da çok zor günler geçirirler fakat artık hesaplaşma zamanının geldiğinin farkındadır Meral. Hayatının en önemli iki erkeğini ondan çalanlardan hesap soracaktır artık. Birkaç hafta içinde de hazırlanıp uçağa binerler. Hayatını karartanlara , ona acı dolu yıllar yaşatanlara hesap sorma yolundadır artık.

     Meral için , tam kırk iki yıl sonra , uçak piste iner. Havaalanına taksi çağırırlar. Serap ve Sarper , iki üç yılda bir , önce akrabalarının yanına , sonra da farklı otellere gittikleri için çevreyi az çok tanırlar. Ama Meral için öyle değildir. O , yıllar önce terk ettiği ülkesini tanımaya çalışır. Bu yüzden de etrafına çok dikkatli bakınır. Zaman sadece Meral’i değil , o çok sevdiği ülkesini de değiştirmiştir. Evler , insanlar. . . Bir yandan tüm bunları düşünen Meral’i , bir yandan adaya gelir gelmez fark edilme korkusu sarar. Ahmet’in öldürülmesinden sonra etrafındaki insanlardan hep kuşku duyarak yaşar. Etrafındaki herhangi birini potansiyel düşmanı olarak belirler adeta. Bu onun yaşam biçimi olur. Meral , oğluna döner ve önce babanı ziyaret etmem gerek. Hiçbir yere gitmeden önce mezarlığa gidelim der. Sarper tamam diyerek taksiciye mezarlığa gidelim komutunu verir. Lefkoşa Kabristanlığına varırlar. Meral bir kez daha şok yaşar. Lefkoşa mezarlığı neredeyse şehir içinde kalmıştır. Meral , Kıbrıs’tan ayrılmadan önce mezarlığın şehir dışında olduğunu hatırladı ve oraya gitmek için epey yol aldıklarını. Meral , Ahmet’i ne kadar özlediğini düşünür. Gözlerinden bir damla yaş süzülür gider. Kerem ile Aslı , Ferhat ile Şirin gibi bir masaldı onların da aşkı. Dillere destandı. İkinci büyük şokunu kabristanda yaşar Meral. Ayrılırken bıraktığı küçücük mezarlık şimdi devasa büyüklükteydi. Bu yüzden de kocasının mezarını bulamam diye paniğe kapılır Meral. Daha sonra sakinler ve tek aşkının yattığı yeri bulur. Ahmet’le uzun uzun konuşur. Ona , onu ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini anlatır. Bu zamana kadar kendisini görücü usulüyle isteyenler olmuştur fakat Meral , Ahmet’ten başka tüm erkeklere sonsuza kadar kapılarını kapatmıştır. Gözlerinden akan yaşlar sel olur Meral’in. Sanki yıllardır süren gizli yas , mezar başında açığa çıkar. Sarper , babasını hiç tanımamıştı. Fakat ilk defa gözünden akan yaşları ilk defa tutmadı. Nasıl Meral Londra’ya kaçtığında oradan aldığı eve sığınmış , kendini gizleyerek savunma mekanizması kurmuş ise , Sarper de kendine böyle bir yöntem belirlemişti. Hayatı ciddiye almayan bir yaşam tarzı takınmıştı. Yani bu psikolojinin eseriydi aslında. Bunu anlamak için seneler sonra başlangıcın yaşandığı yere dönmek gerekiyordu demek ki. Bu sırada bir çift göz mezarlıkta üçünü izler. Ama onlar izlendiklerini fark etmemişlerdir. Bir süre sonra Girne’de güzel bir otele yerleşirler. Her üçü de yorgunluktan hemen yatarlar ve derin bir uyku çekerler. Kayıplar Komitesinden gelen mektubun altındaki imza Türk üye Gülden Hanım’a aittir. Mektupta komite ile irtibat sağlanması için telefon numaraları yazar. Serap , o telefon numaralarını arayıp babaannesi ve kendisi için öğlene randevu alır. Belirlenen saatte Gülden Hanım’ın ofisine giderler. Onları Gülden Hanım’ın sekreteri karşılar ve 10-15 dk’lık bir gecikmeden sonra onları Gülden Hanım’ın odasına götüreceğini söyler. O süre zarfı geçer ve Gülden Hanım’ın odasına girerler. Gülden Hanım , onları çok sıcak karşılar. Serap hiç beklemeden söze atılarak dedesinin kemiklerini bulduklarını yazan bir mektup aldıklarını ve hemen geldiklerini söyler. Ve ardından ekler iskeletin dedeme ait olduğunu nereden çıkardınız der. Gülden Hanım , bir ihbar aldıklarını ve kalıntılarda sol el yüzük parmağında bir alyans bulduklarını söyler. Alyansta , Meral’in annesinin adının yazılı olduğunu da ekler. Hemen yüzüğü Meral’e getirir. Meral , çok heyecanlanır. Yüzüğü eline aldığında evet bu babamın der. Serap , dedemin naaşını ne zaman alabiliriz der. Gülden Hanım , önce onlardan kan alınıp , DNA testleri yapılacağını , prosedürün böyle olduğunu söyler. Serap bu duruma çok sinirlenir. Zaten yüzüğün bulunduğunu , böyle saçma bir şeye ne gerek olduğunu düşünür. Düşüncesini de Gülden Hanım’a aynen iletir. Gülden Hanım’ın haliyle yüzü değişir tabiki. Buraya gelen insanların acılarını anladığını fakat onlar gibi bir sürü insanla muhatap olduğunu belirtir. Bu adanın kör kuyularının insan cesetleri ile dolu olduğunu , her zeytin ağacının altından bir ceset çıktığını söyler. Bu yüzden buna saygı duyun ve işimi tamamen yapmama yardımcı olun der. Meral ortamı yumuşatmak için araya girer ve tamam ne zaman vereceğiz kanı der. Gülden siz ne zaman uygunsanız der ve Meral’den hemen cevabını alır. Bir saat sonra kayıplar komitesinin laboratuvarından çıkarlar. Taksi çağırıp güzel ve anılarla dolu bir Lefkoşa turu yaparlar. Meral her gün bir kat daha şaşkınlık içindedir. Lefkoşa çok değişmiştir. Kıbrıs çok değişmiştir. Meral bir yandan taksiyle Lefkoşa manzarası seyrederken bir yandan da içinden buraya kadar gelmişken acaba ablamın evine de gidip eniştemi mi ziyaret etsem diye düşünür. Buna kendi de şaşırır. Hiçbir zaman eniştesini sevmemiştir. Çünkü ablasına çok eziyet çektirmiştir. Onu korkutmuştur. Ablasına uyguladığı baskı nedeniyle Meral , eniştesine karşı nefret dolu olduğunu hisseder. Ama yine de ablasının hatırası adına ziyaret etmesi ve biraz da ondan hesap sorması gerektiğini düşünür. Zaten bu yola çıkmasının nedenlerinden biri de birilerinden hesap sormak değil miydi? Bu gazla taksiciye eniştesinin evine doğru sürmesini fakat hisarları görünce Meral , eski evini getirir aklına. Bir zamanlar kocası ve oğluyla mutlu yaşadığı bu ev , sonradan onlar için cehennem olmuştur. Hemen taksi şoförüne işaret eder ve önce Çukurbahçe’ye gidelim der. Arabadan indiklerinde karşıdan bir kadın onlara doğru haykırarak koşar. Meral. . .Sensin o der. Meral de onu tanır. Selma der ve sarılırlar. Hem sarılır hem ağlarlar. Selma arkadan bağıra bağıra toplanın kadınlar mağrur prensesimiz geldi der. Meral’in bu lakap her zaman hoşuna gitmişti. O mahalle kadınlarının Çukurbahçe Prensesi’ydi. Selma seslendiği anda dört-beş kadın çıkıp geldiler. Meral bu kadınlardan hiçbirini tanımıyordu. Buralı olmadıkları her hallerinden belliydi bu kadınların. Fakat işin garibi bu kadınlar Meral’i ve hikayesini o kadar iyi biliyorlardı ki Meral bu duruma şaşırmıştı. Selma , hadi kızlar Zühre’ye gidiyoruz. Bizi bekliyor der ve oraya giderler. Bu sefer de Zühre ve Meral sarılır ağlaşırlar. Meral şimdiye kadar başından geçenleri , neler yaptığını tek tek anlatır onlara. Daha sonra Zühre bir lanetten bahseder. Bu mahallenin lanetli olduğunu söyler. Ve o laneti anlatmaya başlar. Kadınlar çok etkilenirler , çok korkarlar. Lanetli bir mahalleye geldikleri , çocuklarını burada yetiştirme durumunda olmaları onları tedirgin eder. Lanetlerin hala devam ettiğini ve Mağrur Prenses’in acı hikayesini biliyorsunuz zaten der. Sohbetler yapıldıktan sonra ayrılık zamanı gelir. Londra’dan gelen bu iki misafir , sokağın yeni sahiplerine tekrar geleceklerine söz vererek , tek tek öpüşüp ayrılırlar. İki kadın diğer planladıkları işlere yönelirler. O işlerin başında da Çağlayan bölgesinde yaşayan enişteyi ziyaret etmek vardır. Eniştesini , eski evlerinin verandasındaki şezlonga yayılmış , bahçe işleri yapan adama talimatlar verirken bulurlar. Meral şaşkına döner. Bir zamanlar dağ gibi sert görünüşlü , heybetli olan eniştenin kamburu çıkmıştır. Gür , kıvır kıvır olan saçlarından şimdi eser yoktur. Bahçe kapısını açıp içeri girerler. Meral , hala baktığı gözlerde kırk iki yıl önceki fesatlığı , sahtekarlığı ve kötülüğü yakalar. Yaşlı adam şezlongdan fırlayarak Meral’in yanına gelir ve “ Meral , beni affet , beni affet. “ diye yakarmaya başlar. Meral önceleri ablasının hatırına hesap sormadan , sorgudan sualden vazgeçtiyse de , o sokağa adım atar atmaz depreşen anıları onu tekrar agresif bir kadına çevirir. Hayır. Onu asla affedemezdi. Bu , Ahmet’e , ablasına , Sarper’e saygısızlık olurdu. O yüzden Meral , öyle kolay değil enişte. Bana ve oğluma sahip çıkmadın. Ablamın bizimle ilgilenmesine engel oldun. Adeta ülkeden kaçmaya zorladın bizi. Bunu birilerinden korktuğun için yaptığın besbelli. Seni birileri tehdit etmiş. O yüzden seni biraz olsun affetmemi istiyorsan bana o kişilerin kim olduklarını söyle der. Enişte durumu fark eder ve intikam için buradasın sen der. Enişte daha fazla dayanamayıp itiraf eder. Çok korktuğunu , sizle ilgilenmem durumunda Ahmet’in başına gelenlerin benim de başıma geleceğini söylediler der. Serap atlar ve kimdi onlar , isim ver der. Enişte yüzlerinde kar maskesi olduğunu söyler. Serap yalancı der ve bu da son darbe olur. Eniştenin birden gözleri kararır ve yere düşer. Meral ve Serap ambulans çağırırlar. Bu sırada biraz ileride konuyla ilgisiz olan birisini kimse fark etmemiştir. O kişi mezarlıktaki pardösülü adamdır. Elektrik direğine yaslanmış , olanı biteni seyreder. Kısa süre sonra hastaneye varırlar. Enişte acil servise alınır. Gerekli muayeneler yapılır. Doktor , yakınlarını çağırttırır ve kalp krizi geçiriyor olabilir der. O sırada bir başka doktor gelir ve enişteyi muayene eder. Dr.Sami’ye , hastayı yoğun bakıma alacağını , hasta yakınlarına durumu onun izah etmesini söyler. Dr. Sami bu duruma çok sevinir tabii ki. Kendini hemen Serap’ın yanına atar. Meral de orada olmasına rağmen Serap’a dönüp eniştenin durumunu anlatır. Ama bunları yaparken Serap’ın yanından hiç ayrılmasını istemiyor gibidir. Sami uzatır da uzatır. Genç doktorun bu güzel kıza ilk görüşte abayı yaktığını fark etmeyen kalmamıştır. Meral artık torununu Sami’den kurtarmak istercesine “ Biz artık gidelim. Kaldığımız otelin adresini verelim. Siz bir durum olursa bize haber verirsiniz. “ der. Sami havalara uçar. Serap’a bakarak “ Elbette. Hastanızı hiç merak etmeyin. Ben gerekirse bizzat kendim de gelip söylerim. “ der. Serap utancından kıpkırmızı olur. Taksi otele doğru yol alırken bir arabanın onları izlediğini fark etmediler. Beyaz Volvo içinde o pardösülü adam vardı yine. Meral ve Serap otele girene kadar takibini sürdürür. Otele vardıklarında babaanne ile torunu odalarına çıkarlar. İçeri girdiklerinde masanın üzerinde bir orkide görürler. Üzerinde de bir kart vardır. “ İsmini bile bilmediğim dünyanın en güzel kızına , Dr.Sami. “ yazar. Serap yine kıpkırmızı olur. Babaanne “ Normal bunlar. Çünkü sen çok güzel , kültürlü bir kızsın. Senden etkilenmesi çok normal. “ der. Aralarında şakalaşır gülerler. O sırada Meral pencereye doğru yürür ve perdeyi aralar. Karşı dükkanın önünde pardösülü bir adamın onlara dik dik baktığını görür. Ürperir.

     Dr.Sami’nin gecenin bir 3’nde telefonu çalar. Tabii o da , diğer bütün hekimler gibi o saatte aranmanın kötü bir vaka için olduğunun bilincindedir. Ve yanılmaz. Karşıdaki ses , gönderdiği hastanın tedavisiyle ilgilenen Dr.Halit’tir. Hastanın solunumunun iyice bozulduğunu söyler ve hastaya acil trakeomi yapılmasının gerektiğini söyler. Dr.Sami hemen hazırlanmaya başlar. Aklına Serap’ı getirir. Hemen arasam mı acaba diye düşünür ama sonradan bundan vazgeçer. Çünkü zaman olarak çok geçtir. Dr.Sami doğru ameliyathaneye koşar. Diğer bir doktor olan Dr.Naciye Hanım , hastayı teslim alır. O da aynı şeyleri söyler. Ekstradan hastayı uyutmak istediğini ama buna itiraz ettiğini , Dr.Sami’yi görmek istediğini söyler. Bir mektup hazırladığını söyler. Dr.Sami adamın elinden mektubu alır. Mektubun dışında “ Bu mektubu beni buraya getiren kadınlardan birine vereceksin ama içeriğini okumayacaksın. “ yazılıdır. Dr.Sami söz verir ve odadan çıkar. Dr.Sami operasyona başlar. Böyle bir ameliyattan kaç kere başarı ile çıkmıştır fakat yine de bundan da başarı ile ayrılmasını diler. Çünkü ucunda aşık olduğu kız vardır. Bu başarılı operasyonu aşık olduğu kıza ulaşmak için bir araç olarak görür. Dr.Sami’yi herkes severdi ve bu ona hep güven verirdi. Ama bu sefer farklıydı. Sevdiği kız aşkına karşılık verecek miydi acaba? Bunları düşünürken telefonu çoktan çevirmiştir bile. Serap telefonu açar ve karşısında Dr.Sami’nin sesiyle karşılaşır. Doktor , eniştesinin fenalaştığını ve ona bir mektup verdiğini söyler. Siz mi alırsınız yoksa ben mi getireyim der. Ve sonunda kararlaştırılmıştır. Sami saat birde götürecektir. Sami randevu saatinden 5 dk. Önce otelde olur. Heyecandan tir tir titrer. Serap , babaannesi ile birlikte resepsiyonda bekler. Meral hemen mektubu ister. Haliyle Sami bu duruma bozulur. Açıkçası Serap’ı yalnız bulacağını düşünmüştür. Ona açılmaktır niyeti. Fakat işler istediği gibi gitmeyince Serap’ı kaybetme korkusu kaplar içini ve aniden şu sözler savrulur dilinden “ Serap Hanım’ı Girne’de biraz gezdirebilir miyim? Mesela sizi bu akşam yemeğe çıkarabilir miyim? “ Serap bundan çok etkilendiğini hisseder. Daha önce birçok kez böyle şeyler yaşamıştır ama hepsini de reddetmiştir. Doktorun ilgisi hoşuna gider. Teklifi kabul eder. Meral bu duruma epey şaşırır ama hoşuna da gider. Dr.Sami sonunda bir ohh çeker. Meral yatağına uzanır ve bir müddet sonra mektubu açar ve okumaya başlar. Enişte mektupta bugüne kadar olan her şey için özür dilediğini , her şeyin Ahmet’in öldürülmesinden 1 hafta önce evine iki adamın gelmesiyle başladığının , teşkilattan olduklarını , Ahmet’i sevdiklerini fakat böyle yazmaya devam ederse iyi şeyler olmayacağına , Ahmet’le konuşup onu uyarması için onu tuttukları yazar. Ve daha mektup devam eder. Yıllar sonra besbelli intikam için geldiği , ama yapmamasını , oğluna ve torununa zarar verebilecekleri yazar. Eniştesi özür dilemişti ama onu affetmek Meral’in içinden hiç gelmiyordu. Eniştesi mektupta torununa ve oğluna zarar verebilirler yazmıştı. Birden aklına pardösülü adam gelir. Ürperir. Cama koşup bakar ama aşağısı boştur. Daha sonra Meral , Sarper’in odasına doğru koşturur. Sarper’e buraya bir hesaplaşma için geldiğini söyler. Sarper onu bu işe asla karıştırmamasını söyler. Zaten ilk kan olarak eniştesinin kanının döküldüğünü , ve arkasının geleceğini söyler. Dr.Sami ve Serap romantik bir akşam yemeğinde buluşurlar. Sanırım Meral’in korktuğu başına gelir ve Serap da Sami’den çok hoşlanır. Güzel , keyifli bir yemek arasında birbirlerine içini dökerler. Hayat hikayelerini anlatırlar. Güzel bir gecenin sonunda Sami ile Serap vedalaşıp öpüşürlerken Sami’nin cep telefonuna eniştenin öldüğüne dair mesaj gelir. Sami’nin yüzü ekşir ama böyle bir haberi Serap’a söylemelidir. Hiç uzatmadan dümdüz söyler. Tabii Serap , eniştesinin ölümünden ziyade böyle güzel bir gecenin bu şekilde son bulmasına üzülür. Sami’ye babaannesinin yanına gitmesi gerektiğini söyler. Duyunca nasıl tepki vereceği belli olmaz der. Otele varırlar. Sami ile vedalaşıp otelden içeri girer. Resepsiyondan babası ve Meral’in yanlarında bir misafiri ile salonda olduğunu öğrenir. Derhal yanlarına gider. Yanlarındaki adamı görünce bir an irkilir Serap. Adam tuhaf giyimli , yaz sıcağında pardösü giymiş biridir. Yüzünün bazı bazı yerlerinde yanık izi vardır. Meral konuyu uzatmadan Serap’a pardösülü adamın kim olduğunu tanıtır. Adının Cemal olduğunu , bir süredir onları takip ettiğini , aradığı insanların kendileri olup olmadığından emin olmak için bilgi topladığını söyler. Ve en önemlisi büyükbabasının ölümü hakkında önemli bilgilere sahip olduğunu söyler. Pardösülü adam konuşmaya başlar. Öncelikle Meral ve ailesini korkuttuğu için özür dilediğini , korkmakta haklı da olduklarını , ama bu haldeyken kimseye zarar veremeyeceğini , bu hale gelmeden önce ne yazık ki verdiğini söyler. Buraya babasının cinayeti hakkında bilgi vermek için değil , aslında itirafta bulunmak için geldiğini söyler. Ahmet’in ölümünün sorumlularından birinin de kendisi olduğunu söyler. Ve başlar anlatmaya. Henüz on altı yaşında olduğunu , gözüpek , cesur , ülkesi ve insanları için bir şeyler yapmak istediğini söyler. Rumların her yerde insanlarımızı kırdıklarını , bu nedenle de teşkilata katıldığını söyler. Şimdiye kadar bütün yaptıklarından gurur duyduğunu , ta ki o geceye kadar olduğunu söyler. O gece Meral’lerin evinin önüne kadar geldiklerini , davaya zarar veren birini korkutmaları istendiğini söyler. Önce yanaşmadığını , ardından ısrar edince kıramadığını söyler. Planın onlar içeri girdiklerinde bir yandan ses bombası bir yandan da Molotof kokteyl atılacağını , evde yangın çıkacağını lakin tek kimsenin burnunun bile kanamayacağını söyler. Lakin Ahmet’in bombanın üstüne kahramanca atlamasıyla tüm planı altüst ettiğini söyler. Evde çıkan yangınla beraber Meral’i ve Sarper’i kurtardığını , bu esnada yüzünün yandığını söyler. Bu zamana kadar hep vicdan azabı çektiğini , hep bu anın gelmesini beklediğini söyler. Teşkilattan ayrılıp , onları aradığını ve tesadüfen babasının kemikleri için , DNA’sı için Kıbrıs’a geleceğini öğrendiğini söyler. Uçak listesine bakıp bu listeden onlara ulaştığını ve o günden beri de onları takip ettiğini söyler. Ortama bir anda Cemal’in sözleriyle sessizlik çöker. Meral’in kanı çekilmiştir sanki. Yüzü bembeyaz olur. Bir yandan Cemal senelerin verdiği yükü atmış olduğu için rahatlamıştır ama yine de bir yandan gözyaşları sel olup akmıştır. Meral böyle olunca çok ilginç ama adama acımıştır. Cemal’e döner ve “ Tamam Cemal Bey , siz artık gidebilirsiniz. Serap’a telefonunuzu bırakın lütfen. Sizi arayabilirim. Bizim kadar olmasa da siz de mağdursunuz belli ki. “ der. Meral o gece hiç uyuyamamıştır. Aklına Cemal gelir. Onun zavallı , fiziki ve psikolojik halini görünce , yıllar önceki ölümün daha fazla üzerine gitmemeye karar verir. Bunun kimseye bir faydası olmayacağını düşünür. Hem zaten hayatta olsaydı Ahmet de böyle isterdi diye düşünür. Artık tek amacı babasının na’şını defnedip ruhuna huzur vermektir. Babasının ölümünü de bir an önce açığa çıkarmalıdır. Ertesi gün Meral ve Serap ısrarla çalan telefonun sesine uyanırlar. Arayan Kayıplar Komitesi’nin Türk üyesi Gülden Hanım’dır. Onlara saat 11:00’de kendisini ziyaret edip edemeyeceklerini sorar. Olumlu yanıt alır ve belirlenen saatte buluşurlar. Gülden Hanım hemen konuya girer. Alınan kan örneklerinin babasına ait olduğunu söyler. Çağırma nedenlerinden birinin de bu olduğunu söyler. Meral “Ne zaman alabiliriz babamı? “ der. Gülden Hanım “ Ne zaman isterseniz alabilir , defnedebilirsiniz. “ der. Meral “ Size bir şey sorabilir miyim , babamın kemikleri nerede bulundu? “ der. Gülden Hanım “ Barnabas Manastır’ının yüz metre ötesinde ulu ağaçların olduğu bir yerde , bir ağaç dibinde kazılmış çukurda bulundu. “ der. Meral “ Bizi çağırmanızın başka nedeni de var mı? “ der. “ Evet , var. “ der Gülden. Çukurun içinden babasına ait birtakım eşyaların çıktığını söyler. Nikah yüzüğü , metal sigaralık , az miktarda bozuk para ve bir anahtar. Gülden Hanım Meral’e bu eşyaları teslim eder. Serap , babaannesine anahtarı sorar. Meral de bilmediğini , hiç hatırlamadığını söyler. Doğu motifleriyle işlenmiş bir anahtardır bu. Meral sağ olsun Gülden Hanım’ın yardımıyla babasını defneder. Yorucu ve hüzünlü bir günün ardından otele dönerler. Meral ve Serap dinlenmek için odalarına çekilirler. Meral Serap’a tembih eder , istirahatten sonra yemekte buluşup durum değerlendirmesi yapalım diye. Ama her zamanki gibi Sarper ortalıkta yoktur. Meral Serap’a babasına bakmasını söyler ve Serap , babasını kumarhanede bulur. Kısa bir diyalogdan sonra Sarper , kızının elindeki şeye dikkat eder. Bunun ne olduğunu sorar. Serap da anahtar olduğunu , dedesinin cesedinin yanından çıktığını söyler. Sarper anahtarı eline alır. Bayağı bir ilgisini çeker anahtar. O sırada yan masada oturan biri anahtara bakmak için izin alır. Sarper uzatır anahtarı. Emir’i Serap’la tanıştırır. Fakat Emir’in anahtardan dolayı nutku tutulduğu için Serap’ı gözü görmemiştir bile. Emir anahtarı elinde inceler durur ve bir anda gördüğü manzara karşısında çılgına döner. Anahtarın üstünde “ Allah’ın Evini Açar “ yazıyordu. Emir içinden acaba bu anahtar o anahtar olabilir mi diye düşünür. Hemen , çok da heyecanını belli etmemeye çalışarak kardeşi Ömer’i arar. Durumu Ömer’e anlatır. Galiba anahtarı bulduk der. Ömer şoka girer. Hemen o aileden anahtarı almamız gerek diye düşünür. Ve Emir’le birlikte stratejik bir plan yapmaya karar verirler. Önce kızı tavlamayı düşünürler fakat bunun hem zor , hem de zaman alıcı olduğu gerçeğine varırlar. Hemen B planına geçerler. O da anahtarı uygun bir şekilde çalmaktır. Bunun da planını yaparlar. Emir Sarper’le dostluğunu iyice ilerletecek , anahtarı da onun aracılığıyla elde edecektir. Bunun için de Sarper’in kumar masasında yenilmesini sağlamaktır. Onu kendisine borçlu yapmaktır. Nitekim de planı gerçekleştirir , Sarper kaybetmeye başlar. Parası da bitince ona bir çek yazar. Sarper yine kaybeder. Üzülerek yanlarına gider. Yanında nakit veya çek olmadığını , borcunu ancak Londra’ya dönünce ödeyebileceğini söyler. Emir itiraz eder. Bir yolu var aslında der. Bugün kızının elinde bir anahtar olduğunu , antikaya benzediğini , koleksiyonunda yer alabileceğini , onu getirirse borcu silebileceğini söyler. Sarper ama o kızımda , vereceğini sanmıyorum der. Sormanız şart mı , şu an uyuyor olabilir , gidip alsanız kimin haberi olur ki der. Sarper ilk önce mırın kırın eder ama sonra anahtarı yarın teslim edeceğine dair söz verir. Sabah olduğunda Emir aşağıya iner ve Sarper’i gayet neşeli , yemek yerken bulur. Yapamadığını düşünür ama Sarper o anda anahtarı masanın üzerine koyar. Emir heyecandan ne yapacağını şaşırır. Ama Sarper o anda Emir’in hiç aklına gelmeyecek bir teklif sunar. Sarper Emir’e anahtarı alması için beş bin sterlin’lik daha bir çek yazmasını ister. Emir kabul eder. Her şey tamamdır. Şimdi tek sorun Serap’ın bu anahtarı fark etmemesidir. Neyse ki Serap aşağıya babasının yanına inmiştir ve anahtarın yokluğundan haberi bile yoktur. Tabii bunda Serap’ın Sami ile buluşacak olmasının payı büyüktür. Velhasıl işin sonunda iki ortak derin bir ohh çekerler. Emir Ürdün’de yaşayan , varlıklı , Arap bir ailenin üç oğlundan ortanca olanıdır. Babaları amansız bir hastalığa , akciğer kanserine yakalanır. Bir gün oğullarından biri camiye gider. Caminin imamı Kabe’de hayat suyu olduğunu ve bunun insanı dirilttiğini söyler. Bu konuyu araştırırlar. Ve araştırmaları sonrasında hayat suyunun Kabe’de olmadığını öğrenirler. Bir kolunun Hala Sultan tarafından Kıbrıs’ta olduğunu öğrenirler. Hayat suyuna ulaşmanın yolu bir anahtardan geçiyordur. Ve o anahtar da sanırım şimdi Emir’in elindedir. Meral’in ailesi varlıklı bir ailedir. Kazançları yerindedir. Ama fazla para göz çıkarmaz. Meral’in rahmetli babası Adem , kazancının bir kısmını köyün dışında , kulübesinde tek başına yaşayan Yunus Baba’yı sık sık ziyaret edip , ona para ve yiyecek verir. Yunus Baba köylüler tarafından kutsal sayılır. Kimine göre adaya Arap akınları sırasında gelen , şehit olan Hala Sultan’ın hizmetlilerin soyundan geldiğine inanılır. Hala Sultan’ın bir kaza sonrası attan düşerek ölmesi sonrası onun mezarına bakmak için adada görevli kalan Müslümanların , yaşlı adamın atası olduğu rivayet edilir. Adem sabah erkenden yola çıkar. Yunus Baba’ya gider. Uzun uzun konuşurlar. Yunus Baba’yla konuşmak en çok sevdiği şeydir. Uzun bir sohbetin ardından Adem artık gitmesi gerektiğini düşünür. Yunus Baba ile vedalaşırlarken Yunus Baba elinle bekle gibilerinden işaret yapar. İçerdeki sandıktan bir kese çıkartır ve bu keseyi Adem’e uzatır. Hiç kimsesi olmamasından , pek yakında öleceğinden , iki iyi dost olduklarından ve bu yüzden de ona bir emanet bırakacağından bahseder. Bu emaneti iyi saklamasını , zamanı geldiğinde alacak olanlar ondan alacaklarını söylerler. Adem bu emanet ne diye sorar. Yunus Baba bunun bir anahtar olduğunu , dünyada sadece iki tane olduğunu , Kabe’nin anahtarı olduğunu , birinin Kureyş Şeyh’inde , diğerinin de onda olduğunu söyler. Adem çok gururlanır. O gurur içinde yola çıkar fakat bir müddet sonra yolu Rumlar tarafından kesilir. Adem bir anda anahtarın varlığını hisseder , paniğe kapılır. Sıra ona geldiğinde emanetin ne kadar kıymetli olduğunu düşünür ve inanılmaz bir şey yapar. O da anahtarı yutmak. Meral artık intikam düşünmüyordu. Nasıl düşünsün ki? Artık ortada intikam alınacak kimse kalmamıştı. Olaylar Meral’in istediği gibi gitmemişti. Oysaki eskiden ne nefret , ne kin , ne intikam doluydu. Şimdi bunların hiçbiri içinden gelmiyordu. Meral şu antika anahtarı hatırlar. Ortada görememiştir. Herhalde Serap onu çok beğendi , kendine sakladı diye düşünür. Serap Sami ile buluşmak için süslenir. O sırada anahtarın ortalıkta olmadığını fark eder ve Meral’e sorar. Görmediğini söyler Meral. Serap kahrolur. Çünkü bugün Sami’nin doğum günüdür ve o anahtarı ona hediye edecektir. Kapı çalar. Gelen Sarper’dir. Anahtarla ilgili ortalığı kolaçan etmeye gelmiştir. Ama Meral ile Serap’ın hallerini normal görünce , hatta neşeli bile olduklarını görünce içi rahatlar , ohh çeker. Meral ve Serap durumu fark etmemişlerdir. Serap Sami ile buluşmak için odadan ayrılır. Birkaç dakika sonra kapı tuhaf bir şekilde çalar. Meral ve Sarper , Serap sanırlar. Ama kapıyı açtıklarında karşılarında takım elbiseli iki genç adam vardır. Meral endişelenir lakin adamlar son derece kibardırlar. Meral’e kendisini üstlerinden birine götüreceklerini söylerler. Ve korkmaması gerektiğini de. Sarper itiraz eder ama Meral buyurun gidelim der. Meral , içinde bitti sandığı merak ve intikam duygusunun yeniden kabardığını hisseder. Adamlar Meral’i alır ve yola koyulurlar. Yol boyunca Meral’in kafasında adamların kim olduğu yönünde düşünceler dolaşır durur. Ve sonunda gidecekleri yere varırlar. Bu yer Lefkoşa’da , ara semtte Meral’in hiç bilmediği bir yerdedir. Meral binanın içine girer girmez buranın bir ev değil de , bir ofis olduğunu hemen anlar. Girince Meral’in karşısına kocaman bir fotoğraf çıkar. Üstünde de “ Şehitlerimiz “ yazıyordur. Birkaç bayan sekreter Meral’i karşılar. Teki , biraz beklemesini , Kenan Bey’in birazdan onunla görüşeceğini söyler. Vakit gelir ve Meral içeri girer. Kenan Bey Meral’i karşılar. Bir müddet Kenan Bey konuya girmemiştir. Meral sıkılır ve bunu fark eden Kenan Bey konuya girer. Meral’in bu zamana kadar başından geçenleri okur. Kocasının öldürüldüğünü falan hepsini. Sadece babasının DNA işiyle ilgilenmediğini , ondan ziyade asıl kocasının intikamınla uğraştığını söyler Kenan. Kendisinin bu işle hiçbir ilgisi olmadığını , ilgisi olanların da asıl amaçlarının öldürmek değil korkutmak olduğunu söyler. Ve son olarak ilave eder. Devletin bundan dolayı çok üzüldüğünü , hatalarını düzeltmek adına eşine “ şehit “ olduğuna dair bir evrak düzenlediklerini söyler. Meral sinirden küplere biner ve allah hepinizi kahretsin. Söyleyin başlarınıza şartlar ne olursa olsun bir insanı infaz etmek en büyük insanlık suçudur. Bu işin peşini bırakmayacağım. Herkes en büyük şekilde cezasını çekecek der ve çıkar gider. Kenan’ın adamları Meral’i aldıkları yere bırakırlar. Odasına çıkarırken tekrar ufak yollu bir tehdit ederler. Ve o zarfı Meral’in eline tutuştururlar. Emir ve Ömer Kıbrıs’tan dönerler. Onları havaalanında en büyük abileri Ali karşılar. Babaları ve Cuma amcalarının evde onları beklediklerini söyler Ali. Arabaya binerler fakat Ali tek kelime etmez. Hatta Ömer ve Emir babalarının sağlığını merak ederler ama Ali onlardan sürekli gözlerini kaçırır. Eve varırlar. Cuma amcaları geldikleri gibi ikisini de kolundan tutup odaya çeker. Emir’le Ömer’in elinden anahtarı alır ve elinde tartar. O esnada Ömer ne duruyoruz artık , anahtar elimizde olduğuna göre Mekke’ye gidip Kabe’nin kapısını açıp hayat suyunu alalım der. Cuma amcalarından hiç beklenmedik bir cevap alırlar. Cuma gerek yok der. Emir ile Ömer şaşkına dönerler ve sinirlenirler. Nasıl gerek yok , biz bu zamana kadar boşu boşuna mı onu aradık derler. Cuma her şeyi açık açık anlatır. Bu anahtarın Kabe’nin kapısını açmadığından emin olduğunu söyler. Kureyş Şeyh’lerinin tedbir amaçlı Kabe’nin anahtarlarını altı ayda bir değiştirdiklerini , bu gün için de tek anahtar olduğunu , onunda Şeyh’in boynunda asılı olduğunu söyler. Emir ve Ömer madem öyle neden zaman kaybı yaşattınız , Şeyh’in boynundan gider alırdık dediler. Cuma o süre içinde boş durmayıp Kabe’ye Şeyh’in yanına gittiğini , maruzatını anlattığını , Şeyh’in de ona yardım ettiğini , kapıdan içeri girdiklerini ve orada öyle bir su olmadığını söyler. Bunun bir efsane olduğunu , başından beri bildiğini ama kadim dostu için böyle bir şeye inanmaktan başka çaresi olmadığını söyler. Emir ve Ömer de üzülürler. Bundan sonra ne yapacaklarını sorarlar. Cuma bir su hazırlattığını , onu babalarına içireceklerini söyler. Ve artık sonun yaklaştığını da söyler. Cuma ve üç oğlan babalarının yanına suyu içirmeye çıkarlar. Ali sürahideki suyu babasına içirir. O sırada gözünü hafif aralayan Aziz , Allah hepinizden razı olsun evlatlarım der ve kolu yatağa düşer. Ölüm sessizliği bir anda tüm odaya çöker. Bir yanda ağlayanlar , bir yanda sessiz kalıp içten ağlayanlar. Cuma bu sessizlik içinde oradan ayrılıp taksiye atlar ve Roma harabelerine gider. Orada onu bekleyen siyah giysili adamın yanına gider. Adam emaneti getirip getirmediğini sorar. Cuma emaneti yani anahtarı teslim eder. Adam doğru bir şey yaptığını , bu anahtarın onlarda olduğunu bilenlerin Aziz ve ailesine zarar vereceklerini söyler. Cuma oradan ayrılır , eve döner. Bir yandan pişmaniyet duygusu yaşarken , bir yandan da Aziz ve ailesini koruduğu için seviniyordur. Bunu zamanı geldiğinde kendisi açıklayacaktır. Meral , Serap ve Sarper’i karşısına alır ve onlarla çok önemli bir konuyu konuşacağını , daha snra da bir karar almaları gerektiğini söyler. Başlar anlatmaya Meral. Dünkü seyahati , gittikleri evi , Kenan Bey’i , tüm konuşmaları ve eline bir belge tutuşturduklarını uzun uzun anlatır. Bir de aileden özür dilediklerini söyler. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum der. Sarper biz ne dersek diyelim , o belgeyi alalım ya da almayalım onlar bildiğini yapacaklar der. Ve hemen Serap atılır. Biz gerçeği biliyoruz ya bu yetmez mi der. Sarper bir gün biz de yok olacağız der. İşte Meral’in o esnada aklına Kenan Bey’in adamının kendisine söyledikleri gelir. Kanı çekilir. İşi yokuşa sürerse torununa ve oğluna zarar vereceklerini düşünür. Ve ani bir kararla artık burada işlerinin bittiğini , eve döneceklerini , en kısa zamanda da uçak ayarlamalarını söyler. Serap Meral’in bu kadar çabuk pes etmesine bir anlam veremez. Meral kesin tavrını koymuştur artık bu konuda. Üç gün sonraya bilet almalarını söyler oğlunla torununa. Serap’ın canı yanar. Tam böyle deli gibi aşık olmuşken sevdiği adamdan ayrı kalmak düşüncesi onu çılgına döndürür. Sami’ye telefon eder ve durumu anlatır. Sami hiç üzülmemesini , birbirlerinin yanına fırsat buldukça gidip geleceklerini söyler. Ve Serap’a onu Kıbrıs’ta kalan tek aile ferdiyle tanıştırmak istediğini söyler. Serap çok sevinir. Bunu sevdiği adamla ilk ciddi birlikteliğe adım atma olarak görür. Serap Sami ile buluşur. Amcasının evine doğru yol alırlar. Eve vardıklarında Sami kapıyı açık bulur ve amcasına seslenir. O da içeri girmelerini , biraz sonra geleceğini söyler. Serap bu sesin bir yerden tanıdık geldiğini düşünür ama daha sonra böyle bir şeyin saçma olduğunu da düşünür. Ve amca içeri girer. Serap hayretler içinde kalır. Sevdiği adam dedesinin katillerinden birisinin akrabasıdır. Serap’ın dünyası başına yıkılır. Artık Sami ile nasıl devam edebilir ki? Zaten Meral bunu bilmeden onları onaylamıyordu , şimdi bunu duyunca asla izin vermezdi ki birlikte olmalarına. Serap otel odasına çıkar ,  hüngür hüngür ağlar. O sırada babaannesi içeri girer. Torununu öyle ağlarken bulur ve hemen yanına gelir , sarılır. Ne olduğunu sorar. Babaannesinin sıcaklığını hisseden Serap dayanamaz ve olanı biteni tek tek anlatır. Serap Meral’den hiç beklemediği bir tepki alır. Yaşlı kadın Sami’yi onaylar. Diğer cephede ise Sami , amcasına gider ve gerçekleri anlatmasını ister. Cemal her şeyi anlatır. Sami ne olursa olsun Serap’tan vazgeçmemeye kararlıdır. Ama ona biraz kendini toparlaması için zaman verir. Serap’ın Sami’yi düşündükçe canı yanar. Lakin Meral’in de bu kararından vazgeçmesi mümkün olamaz. Zaten artık gitse de Meral bu ilişkiye onay verdiğini söylemiştir. Fakat yine de Serap’ın bir tarafı Meral’e güvenmez. Hislerinde de yanılmaz Serap. Gerçekten de bu ilişkiye pek sıcak bakmıyordur. Giderken de zaten ayrılacaklarını bildiği için Serap’la boşu boşuna tartışmanın yersiz olacağını düşünür. Böyle zeki bir kadındır Meral. Sarper Serap’a artık son hazırlıklarını yapmasını , bu akşamüstüne bilet aldığını söyler. Bu kadar çabuk olmasına şaşırır Serap. Aceleyle Sami’yi arar. Acil buluşmaları gerektiğini , akşamüstü gideceklerini söyler. Sami tamam aşkım , öğlen geleyim , yemek de yiyelim der. Serap heyecanlı heyecanlı hazırlanmaya koyulur. Bu günün şimdilik son görüşme olduğunu bildiği için çok özel olmak ister. Lobiye iner fakat saatler geçer , Sami buluşmaya gelmez. Serap niye böyle olduğunu biliyordur aslında. Babaannesinin geçmişinin onları da içine hapsettiğinin pek ala farkındadır. Hazırlanıp yola çıkarlar. Havaalanı yolunda ilerlerken taksiciden birinin bugün öğlen saatlerinde intihar ettiğini , bir mektup bıraktığını , mektupta da neyin yazdığını öğrenirler. Serap taksiciye ismini sorar ve taksiciden Cemal adını alır. Şoka girer. Sami’yi niye aramadığına üzülür. Hemen mesaj atar , başsağlığı diler. Sami hayattaki tek varlığı olan amcasını derin bir üzüntüyle defnedip hastaneye döner. Yorgunluktan kanepeye uzanır. Serap’ın mesajını okur. Zaten Serap’ı bir saniye bile aklından çıkaramaz. Her yerde Serap vardır. Ne olursa olsun Serap’tan vazgeçmemeye kararlıdır. Ona  olan aşkı gün geçtikçe büyür. Meral ve ailesi Londra’ya dönerler. Meral tüm yaşadıklarının özellikle de Kıbrıs’ta olduğu son zamanlardaki yaşadıklarının etkisiyle içine kapanık olur. Hayaller görmeye başlar. Neticede de Alzheimer teşhisi konur Meral’e. Yani bu güzel ada diğer insanları olduğu gibi Kıbrıslı Meral’i de yutar.

YORUMLAR :

Bülent Dizdarlı’nın üç romanını da büyük bir keyifle okunuyor. Üçünü de birbirinden güzel lakin Kuyu Mezarları Ülkesi benim en çok beğendiğim romanı. Kurgusu , karakterleri , anlatımı çok başarılı. Okurken Kıbrıslı Meral’in hayatından yola çıkarak aslında onun gibi diğer insanlığın da ne gibi trajik hikayeler yaşadığını merak ediyorsunuz. Güzel bir adanın neler yaşadığına , üzerindeki insanların neler yaşattığına şahit oluyorsunuz eserde. Çok sürükleyici , çok güzel bir kitap. Herkese büyük bir keyifle tavsiye ediyoruz.

banner200
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.