banner107
banner69

BİR KÖYÜN ANATOMİSİ CİHANGİR-ABOHOR ÇIKTI

banner27

Dr.Bilgin Ergene Abohor doğumlu Konya’da yaşamını sürdüren bir doktorumuz. Köyü Abohorla ilgili iki ciltlik çok önemli yayını geçen günlerde okuyucuyla buluştu. Böylesi çalışmalar ülkemiz ekini için çok önemli. Tüm detayları ile köyün anatomisi bizlere veriliyor.

BİR KÖYÜN ANATOMİSİ CİHANGİR-ABOHOR ÇIKTI

banner87

Yeme-içmeden, söylencelerine, eski köylülerin fotoğraflarından, düğünlere. Yazar büyük ve titiz araştırması sonucunda bu değerli kitabı kaybolmaya yüz tutan gelenek ve görenekleri aktararak bir nebze olsun birçok bilgiyi kayıt altına aldı.

Dr.Nazım Beratlı kitap için şöyle diyor: “Op. Dr. Bilgin Ergene benim kadim dostumdur. Kırk yıla yaklaşan ahbaplığımızda, adam hiç mi “yanlış” yapmaz? Ben yapmışımdır, bilmiyorum ama Bilgin, hiç yapmadı… Ne Ankara’daki  asistanlığımız esnasında, ne ondan sonra, ne ondan önce… Tam “adam evlâdı” dediklerindendir. Konya Doğumevi’nde otuz yılı geçen hizmetini bitirip, köyüne Abohor’a dönüşün hevesiyle yaşıyor…

Her hekim gibi Bilgin de binlerce doğum, yüz binlerce hasta, binlerce ameliyat arasında, rahat duramamış, oturup yukarıdaki başlıkla bir kitap yazdı, köyünü tarihe havale etmek üzere bir tanıklık yaptı. Önsözde diyor ki: “Ben yazar değilim!” İnsafın kurusun bir köy hakkında bin sayfa yazmışsın! İki cildi basılmış, üçüncüsü basıma hazır… “Basılanların düzeltilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısı da hazır” diyorsun… İyi ki daha “yazar değilsin”! Ya bir de olsaydın?

Başlığa bakınca, “adam Abohor köyünü yazmış, köylüleri ilgi duyar herhalde” diyebilirsiniz ama değil. Bilgin, Abohor’un anatomisini yazmış ama Kıbrıs Türk halkının 1960 ile 74 arasındaki “fizyolojisi” aslında ele aldığı konular. Mesarya ile bir bağım yok… Ben malûm yarı Elyeli yarı Lefkeli’yim… Ama Bilgin’in kitabında kendimi de buldum! Okuyan herkes de bulacaktır…

Çocuk oyunlarını anlatmış! Çeşit çeşit pirilli oyunlarının ayrıntıları, Aşık Oyunu, Garbayıt Patlatma, Anahtar’dan “dabanca” yapma, uçurganın terazisi, yakan top, bez bebek yapma, tahta dabancalar, kamıştan lastikli ok, beş taş, pilaka… Düşünün düşünebildiğiniz kadar! Hepsini yazmış… Çocukluğumuzu anlatıyor, tümümüzün…

Ova otlarını anlatıyor… Yenilenler, otluk, hostez, gavilla, gafgarıt, gıcır, yumurta otu, gabbar, mangallo, luvana, mantar, buridi, ve tabii ayrelli… Aklınıza ne gelirse… Yenilmeyenler, şinya, tülümbe, avroşillo, deve dikenleri! Ova yemişleri, alıç, gonnoro… Mesarya’da muşmula yoktu herhalde… Bahsetmemiş…

İnretnette yazmıyor… Google hiçbirini bilmez… Bugünün çocukları hepsini unuttu…

Eski meslekleri anlatıyor… Yorgancılar, bezirgânlar, eski kasaplar, terziler ve bakkallar…

Bizim kuşağımızı burnunun direğini kıran silah yağı kokusunu,babasının TMT gecelerini, barikatlarda Lefkoşa’ya girmek için saatlerce beklemeleri…

Eski düğünleri, dünürcülükleri, mübarekileri… Sünnetleri…

Gece yumurta vermemeleri anlatıyor Bilgin, ateşe tırnak atmamaları, al basmalarını, bütün Mesarga’yı doğurtan Ebe Hotu’yu… TMT’ci babası köyden çıkamayıp da yol hakkını kaybedince, eski tahta gaşa “bus”ı kullanabilmesi için yeniden yol hakkı alabilmek üzere mücadeleye girişince, yanında destekçi olarak, Eksomedoş papazını bulmasını…

“Ben Abohorlu değilim… Köylülerini ilgilendirir” demeyin… Çocukluğunuzu hatırlamak, ya da bizim kuşağın çocukluğunu anlamak istiyorsanız, bu kitap sizi de ilgilendiriyor.”

‘Abohor’ deyince akla gelen ilk deyim

Dr. Bilgin Ergene, köyle özdeşlenhikayelere de kitabında yer verdi. Ergene, ‘Bok yedik da Abohor’a geldik’ deyiminin hikayesini şöyle anlattı:

“Her köyün veya kasabanın bilinen bir özelliği veya oraya yakıştırılan bir deyimi vardır. Bizim köy de ‘Bok yedik Abohor’a gittik’ deyimi ile bilinir. Bununla ilgili bir çok hikâye anlatılır. Bu hikayelerin bir kısmı seyyar satıcı ile ilgili olanlar, diğerleri kadı ile ilgili olanlar bir de köyün pintiliği - cimriliği ile ilgili olanlardır”.

En çok bilinen ve kitapta da yer alan seyyar satıcı ile ilgili hikaye ise şöyle;

“Yahudi seyyar satıcı at arabası ile köy köy dolaşır, onu bunu satarmış. Yolu Abohor’a düşmüş. Karısı kızı ile beraber bütün günü Abohor’da geçirmişler. Abohorlular o yokluk yıllarında pintilikleri (cimrilik) ile bilinirmiş. Gerçi o yıllarda her taraf aynı imiş ama Abohor’luların adı çıkmış. Böyle olmasına rağmen Yahudi satıcı o gün Abohor’da iyi satış yapmış ve yorulmuş. Yorulmuş ama işler iyi olunca da keyfi yerine gelmiş. Akşama doğru arabayı bir harman yerine çekmiş, atın koşumlarını çözmüş, atı araban ayırmış. Harman yerinin bir köşesine kazık çakıp atını bağlamış. Amaç geceyi köyde geçirmekmiş.  Karısını kızını arabada bırakıp köy kahvesine gitmiş. Yahudinin önce karnı doyurulmuş, sonra çay kahve derken ikramların arkası kesilmemiş. Yahudi bu manzara karşısında şaşırmış. Abohor hiç duyduğu gibi değilmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde muhtar ve köylüler Yahudi’yi oyalaerken köyün erkekleri de birer ikişer sıra ile satıcının karısını ve kızının kaldığı arabayı ziyaret ederek tekrar kahveye gelip oturuyorlarmış. Derken saatler küçük saatleri göstermeye başlamış, vakit iyice ilerlemiş. Yahudi zaten yorgun, muhtar ve köylülerden izin isteyerek kalmış, harman yerine varmış. Arabaya girince bir de ne görsün karısı kızı, ikisi de perişan… iki gözü iki çeşme ağlıyorlar: Yahudi “Bu ne hal böyle? diye bağırmış. Yahudinin karısı: “Sen kahvede iken başımıza neler geldi, bir bilsen!” diye cevap vermiş. Yahudinin iki dudağının arasından o meşhur cümle dökülüvermiş: ‘Bok yedik de Abohor’a geldik.” 

DÜĞÜN

            Eski yıllarda düğün genellikle Pazartesi günü başlar ve bir hafta devam ederdi. Pazartesi günü gelinin çeyiz olarak götüreceği yorganlar çalgılar eşliğinde kaplanmaya başlardı. O günlerde nevresim adını verdiğimiz çarşaf türleri olmadığından yorganların mutlaka yorgan iğnesiyle elde kaplanmaları gerekiyordu. Gelinin yorganları kaplanacağı zaman önce “Başı bütün” yani başından tek nikâh geçmiş olan bir hanım bu işi başlatır sonra diğer hanımlar da yardıma gelirlerdi. Kıbrıslı Rumlarda da yorgan kaplama işinde aynı titizliğin gösterildiği, hatta bu işi yapacak olan hanım sayısının da tek olması gerektiği araştırmalarımızdan anlaşılmaktadır.

            Yorganların yüzlerinin de çoğu zaman saten adı verilen parlak kumaştan, ya da “İstanbul yemenisi” denen türden olduğu gözlemlenirdi. Yorgan sayısı yine ailenin mali durumuna bağlıydı. Vasat bir ailenin kızına beş, yedi yorgan verdiği görülürdü.

            Yorgancılık zanaatının da Türklerde olduğunu belirtmekte yarar vardır. Ancak günümüzde bu ata zanaatı da maalesef son birkaç usta ile temsil edilmektedir.

            Yorganlar kaplandıktan sonra sıra yatakların doldurulmasına gelirdi. Yatak doldurulunca üzerine beyaz bir çarşaf serilir, onun üzerine al bir örtü konur ve hazır olanlar yatak ve yorganları gümüşlerlerdi. Toplanan para çok olduğu takdirde gelinle çalgıcılar arasında bölüşülürdü. Az olduğu takdirde çalgıcılara bırakılırdı.

            Yatağın üzerindeki paralar kaldırıldıktan sonra, ailenin ilk çocuğunun erkek olması dileğiyle bir erkek çocuk yatak üzerinde tekerlenirdi. 

            Salı günü hiçbir iş yapılmaz sadece yenir içilirdi. “Salı gün başlanan iş sallanır, tamamlanmaz” düşüncesi hakimdi. Hatta Salı günü yola dahi çıkmayı iyi tutmayanlar vardı.

Çarşamba Günü

            Çarşamba günü kent düğünlerinin çok hareketli günlerinden biriydi. Kızın eşyası Çarşamba günü kendi yeni evine naklediledursun, gelin hamamı da yine Çarşamba günü olurdu. Gecesi de son derece eğlenceli geçip sabaha kadar devam eden kına gecesi yer alırdı. Çarşamba günü ve gecesi Kıbrıs Türk kent düğünlerinin çok yoğun geçen hareketli zamanlarını oluştururdu. Kızın bütün eşyası çalgılar eşliğinde yeni yuvasına taşınırdı. Develerle taşınması mümkün olan ağır eşyalar develere yükletilir, kırılabilen cam eşyalar ve yorganlar sağdıçların omuzlarında ve başlarındaki buğday saplarından yapılmış selelerde(Sesda) taşınırdı. Ağır yüklerin taşındığı deve katarının önünde, alnına al krep bağlanmış, telli pullu bir peşenk bulunurdu.

            Mutfağa ait eşya çoğu zaman deve katarının arkasındaki devede taşınırdı. Gelinin eşyasının taşınması esnasında geçilen sokaklarda insanların tütsü vermesi de eski adetlerimizdendi.

            Bir yandan eşyalar taşınırken beri yandan da düğün evinde türlü yemekler, tatlılar hazırlanır ve orada bulunanlara mükellef  bir öğle yemeği verilirdi.

banner104
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Emine Rasih Kemal - 5 ay önce
Aziniza saglik Bilgin abi Gercekden Cok guzel benim Babam anlatirdi Cok abohoru bizlere. Ve bu Bok yedim abohora gitim soylerdi ve gulerdik hep birlikte. Kitapa ulasdimda eminim ki Buyuk zevkle okuyacam tebrikler Bigin abi.