banner107
banner82
banner147

“Ekonomik akıl Türkiye yardım heyetine bırakıldı”

banner27

Ekonomi profesörü, akademisyen Engin Kara, “Kamudan beklenen fedakarlık, casino sahiplerinden beklenen fedakarlığın neredeyse iki katı. Burada bir anormallik yok mu?” dedi

“Ekonomik akıl Türkiye yardım heyetine bırakıldı”

banner192

 

Cardiff Üniversitesi’nde ekonomi profesörü, akademisyen Engin Kara Gazeddakıbrıs’ın ekonomik krizle ilgili sorularını yanıtladı.

“Ekonomik akıl Türkiye yardım heyetine bırakıldı” diyen Kara,  hükümete ve Başbakan’a teknik destek ve öneri sunan bir teknik ekibin dahi olmadığını ifade ederek,” hükümetin panik şekilde açıkladığı ekonomik önlemlerden ve Başbakan’ın Facebook üzerinden öneri arayışından anlaşılıyor zaten” dedi.

Casiona sahiplerinden kesilecek verginin yaklaşık olarak 12 milyon TL’den olacağından fakat kamuda ek mesai gelirlerinden elde edilecek gelirin 20 milyon TL olacağına dikkat çeken Kara şu ifadelerde bulundu:  “yani kamudan beklenen fedakarlık, casino sahiplerinden beklenen fedakarlığın neredeyse iki katı. Sizce burada bir anormallik yok mu?”

Kıbrıs’ın kuzeyinde ekonomi politikalarının ne olduğu, neyi hedeflemesi gerektiği konusunda tam bir kafa karışıklığı olduğunu da kaydeden Kara, “Ekonomi politikaları bütçe üzerinden oluşturuyor. Ekonomik başarı ya da başarısızlık bunun üzerinden belirleniyor. Ne yazık ki ‘insan’ geri planda kalıyor” dedi.

Herkesin krizde kamu bütçesinde oluşan açıktan bahsettiğini fakat insanların bütçelerinde de açıkların oluştuğunu kaydeden Kara, “Peki, bu açık nasıl kapanacak? Buna verilen bir cevap yok” şeklinde konuştu.

İşte Engin Kara ile yapılan röportajın tamamı:

Türk lirasında 2 yıldır süren ama son dönemde hızlanan ciddi bir değer kaybı       söz konusu, bu manipülatif kısa dönemli bir dalga mı yoksa uzun dönemli bir sorun mu?

Uzun dönemli ve yapısal bir sorun. Türk Lirası’nın bu denli değer kaybetmesinin nedeni, aynı zamanda şu anda Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olan, özel sektörün yüksek dış borcudur. Ve bu ilk değil, Türkiye ekonomi tarihi yüksek diş borcun neden olduğu kur krizleriyle dolu. 

Türkiye potansiyelinin üzerinde büyümek isteyen bir ülke.  Son yıllarda gözlemlenen yüksek büyüme oranları Erdoğan yönetimi için bir gurur kaynağı ve inşaat sektöründeki yatırımlar bu yüksek büyümenin motoru olarak görülüyor. Ve yapılan yollar, köprüler ve benzeri projeler  her ne kadar ‘yerli ve milli’ olarak lanse ediliyorsa da aslında bunların finansmanı yurtdışından alınan kredilerle sağlanıyor. 

Simdi bu kredileri geri ödeme zamanı. Geri ödemeler bir süredir devam ediyor. Özellikle Ekim ayında 9 milyar dolarlık yüklü bir geri ödeme var. Yıl sonuna kadar geri ödenmesi gereken miktar yaklaşık 30 milyar dolar. Bu ekonomik ortamda da bu borcu ödemenin güçlüğü ortada.

Borç ödemesi gereken şirketlerden gelen döviz talebi Türk Lirası’nın değer  kaybetmesine neden oluyor. TL’nin gün içerisinde yaşadığı en ufak bir değer artışı dahi bu şirketler için bir döviz alım fırsatı yaratıyor ve bu da TL’nin tekrar değer kaybetmesine yol açıyor.TL değer kaybettikçe şirketlerin borçları TL bazında artıyor. Ve borcunu ödeyemeyip iflas eden şirketlerin sayısı da her geçen gün çoğalıyor. Bu iflaslar, ekonomide var olan risklerin somut kanıtı. 

Bundan birkaç yıl önce AKP yönetimine, ‘özel sektörün sürekli artan borcunun ekonomi için bir risk oluşturup oluşturulmadığı’ sorulduğunda, ‘borç özel sektörün borcu ve sorunu’ tarzında cevaplarla konu geçiştiriliyordu. Ama gelin görün ki borç sorunu şirketlerin sorunu olmaktan çıktı, tüm ekonominin sorunu haline geldi.  İflas eden şirketler döviz kredileri yanında TL borçlarını da ödeyemeyecek. Bu sorun, bankacılık sektörü için de ciddi bir risk. 

Ve bütün bu artan ekonomik risklerle birlikte, kriz daha da derinleşiyor. Artan risklerin bir sonucu olarak uzun vadeli faizler artış trendine girdi. Uzun vadeli faizler %30 seviyelerine yaklaştı.  2 yıllık (tahvil) faizi %25 seviyelerinde iken 5 yıllık (tahvil) faiz %28. Yani yatırımcılar Türkiye hükümetine borç vermek için artık çok daha fazla faiz istiyor. 

Artan riskler ve uzun vadeli faizler, TL kredi faizlerinin artmasına da neden oluyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın verilerine göre tüketici kredileriyle ticari krediler %30’lara dayandı.

Şüphesiz artan ticari kredi faizleri zor durumda olan şirketlerin durumunu daha da zorlaştıran ve şirketlerin mali yapısındaki bozulmayı hızlandıran bir faktör.

Bütün bunlar da işsizliğin artmasına ve ekonominin durgunluğa girmesine neden olacak. 

Bir yandan bunlar yaşanırken, öte yandan da enflasyon sorununu geri dönüyor. TL’nin değer kaybetmesi fiyatların yani enflasyonun artmasına neden oluyor. Bunun temel nedeni de Türkiye’nin sanayi üretiminde dışa bağımlı olması. Üretimi Türkiye’de yapılan sanayi mallarının %70 hammaddesi dışarıdan ithal ediliyor. Bu oran bazı ürünlerde (örneğin, LED TV) %90’a kadar çıkıyor. TL’deki düşüşe bağlı olarak artan ithal girdi fiyatları da enflasyona yol açıyor. 

Şu ana kadar söylediklerimi bir benzetmeyle özetlemeye çalışayım. Döviz kurlarındaki aşırı dalgalanmanın ekonomi üzerindeki etkilerini açıklamak için kullanmayı sevdiğim bir benzetme var. Bu durumu, eski binaları yıkmak için kullandıkları demir topun bina üzerindeki etkisine benzetebiliriz. Demir top, sarkaç misali sallandıkça güçleniyor ve bu güç giderek artarak, binayı yıkıyor. TL’nin sürekli dalgalanan ve değer kaybeden seyrinin ekonomi üzerinde yarattığı etki de demir topun bina üzerinde yarattığı etkiden farklı değil aslında. Bu seyrin sonuçlarının ne olacağını görebilmek için bu ‘demir topun’ durmasını beklemek gerek. Türkiye ekonomisinin düşük büyüme ve yüksek enflasyonlu bir döneme gireceği artık belli oldu. Ama top hızlanmaya devam ediyor. 

Belirttiğiniz gibi, AKP iktidarı döneminde dış borçlanmaya dayalı bir büyüme modelini merkeze aldı. Bu model ekseninde borçlanma ile gelişme el ele gitti. Şimdi ray değiştirilmeye çalışılıyor. Bununla ilgili Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi ve Maliye bakanı yeni bir ekonomik model açıkladı. Size göre bu model ikna edici mi? Türkiye’yi yeniden büyüme rayına sokabilir mi? 

Bence değil. Şu anda büyüme rayının önünde çok büyük engeller var. Ne hukuk sistemi olması gerektiği gibi çalışabiliyor ne de demokrasi var. 

Kurumsal altyapıda çok büyük bir erozyon var. Merkez Bankası gibi ekonomiyi yönetmekle yükümlü kurumlar görevlerini layıkla yapamıyor. OHAL’den önce başlayan bu kurumsal direnç kaybı, OHAL’in resmen uygulanmaya başlamasıyla birlikte hız kazandı. 24 Haziran seçim sonuçlarıyla birlikte de bu kurumlar tamamen önemini yitirdi. 

Bütün bunlar da Türkiye’nin yatırımcı gözünde kredibilite kaybetmesine ve yatırım yapılabilir bir ülke olmaktan çıkmasına yol açıyor. Yatırımcılar, yerli veya yabancı, hukuk sisteminin olması gerektiği gibi çalışmadığı, Merkez Bankası’nın elinin kolunun bağlı olduğu bir ülkeye dönüşen Türkiye’de yatırım yapıp risk alacağına, daha güvenli gördükleri ülkelere yöneliyorlar.

Son dönemde hızlanan beyin göçü de büyümenin önündeki diğer bir engel.

Bütün bunlar düzelmeden de Türkiye’nin tekrar büyüme rayına girmesini beklemiyorum. 

Kıbrıs’ın kuzeyinde krizin yansımaları şüphesiz büyük etki yarattı. Bir süre önce bakanlar kurulu bir dizi önlem açıkladı. Sizce bu önlem paketi mevcut kırılgan ekonomik yapıya olumlu katkı koyar mı?

Hükümet yetkilileri panik halde birtakım önemleler açıklıyorlar. Ancak bu önlemlerin ekonomi üzerindeki etkilerini analiz edebilmek için yeterli veri yok, maalesef. Bu önlemler açıklanırken ekonomi üzerindeki olası etkilerinin de detaylı bir şekilde açıklanması gerekiyordu. 

TL’nin değer kaybından dolayı bütçede 500 milyon TL’lik ek açık olacağı belirtildi. Bu önemlerin amacı bu açığı kapatmak mı? Eğer öyle ise, bu önemlerle bu açık kapanabilecek mi?

Ne demek istediğimi bir örnekle açıklamaya çalışayım. Önlemlerin bir tanesi ‘Casino ve bet ofislerinde, 6 aylığına masa ve makine başına lisans harçlarına yüzde 20 artış’ yapılmasını öngörüyor. Dönemin Casino İşletmecileri Birliği Başkanı 2016 yılında yerel bir gazeteye yaptığı açıklamada, Kuzey Kıbrıs’ta her casinonun 7 masa ve 75 makine için 550 bin Euro ödediğini, yine o dönemde toplam 29 casino bulunduğunu söylüyor. Açıklamaya göre casinolar toplamda devlete yaklaşık 16 milyon euro harç ödemişler. 

Şimdi Hükümet bu harçları %20 oranında artıracağını söylüyor. Bu durumda bir casinonun makine başına ödeyeceği miktar 550 bin Euro’dan yaklaşık 660 bin Euro’ya çıkacak. Ek vergi uygulamasının  altı ay süreceğini göz önüne alırsak, bu önlemin sağlayacağı ek gelir (casinolardaki makine sayısının hiç artmadığını varsayıyorum) 1.5 milyon Euro olacak. Yani bugünün kuruyla, yaklaşık 12 milyon TL’den bahsediyoruz. 

Şu anda gündemi en çok meşgul eden önlem ise ek mesailerde kesintiye gidilecek olması. Başka bir deyişle, kamu maaşlarında bir kesintiye gidilecek. Bu kesintiyle 20 milyon TL ek gelir bekleniyor. Yani kamudan beklenen fedakarlık, casino sahiplerinden beklenen fedakarlığın neredeyse iki katı. Sizce burada bir anormallik yok mu?

Özellikle piyasadaki fiyatların bu denli arttığı bir dönemde çalışanın gelirinde yaşanacak bir azalma, piyasadaki talep ve dolayısıyla ekonomi üzerinde olumsuz etki yaratacak. Bu önlem uygulamaya konulurken bu olumsuz etki de hesaba katıldı mı? 

Bu soruların yanıtı bilinmeden ekonomik önlemlerin ekonomiye yarar mı yoksa zarar mı getireceğini kestirebilmek ne yazık ki kolay değil.

Hükümet yetkilileri bu önlemlerin etkili olmasını hedefliyorsa önce şeffaf bir şekilde madde madde bu önlemlerle neyin amaçlandığını, ne kadar ek gelir sağlanmasını beklediklerini ve hane halkının refahı üzerindeki olası etkilerini açıklamaları gerekir.  

Bu önlemlerin halkı savunan politikalar olduğunu iddia etmek mümkün mü?

Halkı düşünen politikalar olduğunu söylemek zor. Bunun en çarpıcı örneği de, ‘Çalışma ve ikamet izniyle gelenlerin çocukları için asgari ücretin yüzde 5’i kadar ödenek alınacak’ olmasıdır. Bu önlemin kabul edilebilecek bir tarafı yok.

Bu önlemin de gösterdiği gibi, Kıbrıs’ın kuzeyinde ekonomi politikalarının ne olduğu, neyi hedeflemesi gerektiği konusunda tam bir kafa karışıklığı var. Ekonomi politikaları bütçe üzerinden oluşturuyor. Ekonomik başarı ya da başarısızlık bunun üzerinden belirleniyor. Ne yazık ki ‘insan’ geri planda kalıyor.  

Görünen o ki bu önlemlerle bütçede oluşması beklenen açığı kapatma hedefleniyor. ‘Bütçede şu kadarlık bir açık oluştu, devlete para lazım, fedakarlık yapın lütfen’ deniyor.

İyi ama krizden dolayı halkın bütçesinde de bir açık oluştu. Peki, bu açık nasıl kapanacak? Buna verilen bir cevap yok. 

Üstelik TL’deki değer kaybı da devam ediyor. Dövizdeki her yükseliş, bütçede yeni açıkların oluşacağı anlamına geliyor. Peki döviz yükseldikçe, maaşlardan yine ve yeniden kesinti yoluna mı gidilecek? Ekonomik tedbir anlayışımız bu mu olacak?

Şirketler ‘bizim bütçemiz de hasar gördü, biz de özel sektördeki maaşlarda kesintiye gidiyoruz’ derse, hükümet yetkileri nasıl bir tavır sergileyecek?

Halka ‘sizi aç bıraktık ama bütçemiz denk’ mi denecek?!

Bu kriz döneminde hükümetten beklenen ve de olması gereken, halkın hayatını zorlaştıracak değil, kolaylaştıracak tedbirler almasıdır.  

Ekonomi bilimi bunun için vardır. Dünyada halkının refahını kendilerine dert eden hükümetler bunu yapıyor. Birçok ülkede krizden ekonomi bilimi kullanılarak çıkıldı. Ama bu ülkelerde ekonomi, Kuzey Kıbrıs’ta olduğu gibi, ekonomi vasfı olmayan kişilerce ve el yordamıyla yönetilmiyor. Ekonomilerin nasıl çalıştığını çok iyi bilen ekonomistler tarafından yönetiliyor ya da yönlendiriliyor. 

Bir örnek vereyim. Ekonomik durgunluğun yaşandığı 2008 yılında Amerika’da, yavaşlayan ekonomiye çare olarak hükümet 100 milyar dolarlık bir ekonomik paket hazırladı. Bu pakete göre 70 milyon Amerikalı ortalama 950 dolarlık ek katkı aldı. Yani bir gün Amerikalılar sabah kalktılar ve posta kutularında 950 dolarlık çekler buldular. 

Kuzey Kıbrıs’ta şimdi tam tersi yapılıyor. Satın alma gücündeki düşüşü tamir edecek önlemler yerine, tam tersine, geliri daha da düşürücü politikalar geliştiriyor. Bunu hiçbir ekonomi teorisiyle açıklamak mümkün değil.

Ek mesailerdeki kesinti sayesinde 20 milyon TL tasarruf yapılaması hedefleniyor. Bu bir muhasebecinin yapacağı bir hesap. Çünkü hane halkı harcamalarında 20 milyon TL’lik bir düşüşün ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini içerdiğini sanmıyorum. 

Bu önlem ekonominin daha da yavaşlamasına neden olacak. Ve büyük ihtimalle bu yavaşlamaya nedeniyle, özel sektörde birileri işlerini kaybedecek. 

Hükümet yetkilileri ‘bu krizi kendi, yurt içi kaynaklarımızla atlatmak zorundayız. Ek gelire ihtiyacımız var’ diyebilir. O zaman da çare kaynakların artırılmasıdır. 

Hükümet yetkililerinin ek kaynak için çalması gereken kapı halkın değil, örneğin  ‘KKTC ekonomisinden bağımsız yaşıyor’ dedikleri casinoların kapısıdır. 

Casinolardan alınacak ek verginin süresi uzatılırsa zaten ek mesailerdeki kesintiden umulan tasarruf kadar ek gelir sağlanacak. O zaman bu kesinti konusunda ısrar niye?

Diğer bir kaynak kapısı da teşvik yasası kapsamında olan ve ciddi anlamda vergi iltiması geçilen özel üniversitelerdir. Sanırım bu  sektör yeterince teşvik edildi. Bu teşviklerin kaldırılması ve anlamlı bir vergi mükellefiyeti kapsamına alınmaları, hem devletin gelirlerini artıracak, hem de sektörde kalitenin artmasını  sağlayacak. Gecekondu misali türeyen bu bazı apartman üniversitelerinin, ekonomiye bir katkı yapmadıktan sonra, bize ne faydası var? Bana sorarsanız, tam aksine eğitim adına prestijimizi aşağı çekiyorlar. En azından oradan bir gelir elde etmemiz gerekmez mi?    

Hükümetin politikalarına muhalefet iki farklı boyutta gelişiyor. Bir taraf stabil para birimine geçilmesini dillendiriyor diğer taraf ise TC ile imzalanan ekonomik protokole harfiyen uyulması çağrısı yapıyor. Bu iki pozisyonu değerlendirir misiniz? Sizce 3. bir alternatif var mı?

Maalesef, ekonomik akıl Türkiye yardım heyetine bırakıldı. KKTC’nin hükümete ve Başbakana teknik destek ve öneri sunan bir teknik ekibinin olmadığı, hükümetin panik şekilde açıkladığı ekonomik önlemlerden ve Başbakan’ın Facebook üzerinden öneri arayışından anlaşılıyor zaten. 

Ekonomi bir bilimdir ve teknik bir konudur. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Karnı ağrıyan bir hasta düşünün ve bu hastanın soruna çareyi Facebook üzerinden aradığını varsayın. Eminim ‘benim de olduydu, filanca ilacı içtim ve geçti, sen de iç’ şeklinde öneriler alacaktır. Oysa doğru öneri, ‘bir doktora görün’ olmalıdır.

Dünyada gıpta ile baktığımız ülkelerin ekonomileri, bir ekonominin nasıl çalıştığını çok iyi bilen, farklı ekonomik politikaların ekonomi üzerindeki olası etkilerini anlayabilmek için simülasyon programları yazabilen uzman insanlar tarafından yönetilir.

Bizde ekonomi yönetenlerde ilk aranan şart liyakat değil, ‘iyi’ bir partili olmasıdır. Hal böyle olunca da karganın kılavuzluğu misali, ekonomide sürekli sorunlar yaşanıyor. 

Bence 3. yol, ekonomi yönetiminin bu işten anlayan uzman kişilere bırakılmasıdır. Ekonomi, modern dünyadaki bağımsız merkez bankalarının yapılanmasına benzer, siyasi etkiden uzak bir kurum tarafından yönetilmelidir. 

Stabil para birimi konusuna gelince, bunun sorunlara çare olacağına düşünmüyorum. Euro’ya geçişin neden çare olmayacağına dair birçok ekonomik gerekçe sıralanabilir ama en önemli neden ekonomi yönetimindeki düşük kalitedir. Euro ya da  dolara geçilmesi ekonomi yönetimini teknik olarak çok zorlaştırır. Bugünkü yönetim anlayışıyla başka bir para birimine geçişin düşüncesi bile beni korkutuyor. Bunun yanı sıra, ekonomik olarak esasen ilişki içerisinde bulunduğumuz ülke, Türkiye. Dolayısıyla orada yaşanan her türlü istikrarsızlık bizi doğrudan etkilemeye devam edeceğinden, ‘stabil’ kalmak mümkün değil. Bir diğer önemli unsur da, dünya ile entegre olmayan ekonomik yapımızdan dolayı, KKTC devletinin yeterli döviz geliri yok. Döviz girdisi olmayan bir yapının, dövizle döndürülebilmesi ekonomik olarak mümkün değil.  

Seçim döneminde iktidar partilerinin uzlaştığı temel çerçeve “evin içinin temizlenmesi” şeklindeydi. Bunun yanına yerli üretim vurgusu da yapıldı. Gelinen aşamada krize hazır olmadıklarını görüyoruz. Bazı çevreler hükümetin krizi iyi yönetemediği gibi, ortaya çıkan korkuyu da körüklediklerini söylüyor. Bankalardan çantalar dolusu para çekenlerin görüldüğü, güneyde mevduat hesabı açanların olduğu söyleniyor. Bankacılık sistemine güven sarsıldı diyebiliriz. Sizce bu güven yeniden toparlanır mı? Hükümetin yapması gereken birşeyler var mı? Yoksa piyasanın görünmez eline mi güvenmeliyiz?

Böyle risklerin çok artığı dönemlerde bankacılık sisteminden bir miktar para çıkışı normal. Bu, Türkiye’de de yaşanıyor. Şu anda bankacılık sisteminde esas sorun TL mevduatların reel anlamda değer kaybediyor olmasıdır. Yani tasarruflar eriyor. Bunun nedeni de mevduat faizlerinin enflasyona göre çok düşük kalması. Başka bir deyişle, paranızı bankadan tuttuğunuz için banka sizden kira alıyor gibi bir durum var. 

Bu durumun nedenini rakamlarla açıklamaya çalışayım. Bunun için iki rakama ihtiyacım var: TL mevduatına verilen faiz oranı ve enflasyon oranı. Türkiye’de bankaların verdiği faiz oranları  TMCB web sitesinde açıklanıyor. Maalesef, KKTC merkez bankasının öyle bir gailesi yok. Bu nedenle, geçtiğimiz gün, banka mevduat faizlerinin ne kadar olduğunu öğrenmek için bankaları tek tek aramak durumunda kaldım. Duyduğum rakamlara inanamadım. Bir yıllık mevduata verilen en yüksek faiz %12 idi. %6 veren banka bile var. Muhafazakar bir tahminle, enflasyonun %30 olacağını varsayarsak, reel faizin -18% olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Yani bir mevduat sahibi parasını bankaya yatırdığı zaman parası bir yıl sonunda %18 değer kaybedecek. Kısaca, TL mevduat faizleri yatırımcıyı ne enflasyon riskine ne de kur riskine karşı koruyabiliyor. 

Geçtiğimiz günlerde Türkiye İş Bankası Genel Müdürü televizyona çıkıp, ‘Ayşe teyzenin dolarla ne işi var’ diyerek Ayşe teyzeye eleştiri getiriyordu ama Ayşe teyze aslında haklı. Çünkü tasarrufu eriyor.

Ve bu durum da aslında kur için ciddi bir tehlike oluşturuyor. Tasarruflarının eridiğini fark eden TL mevduat sahipleri, kur ve enflasyon riskine karşı dövize yöneliyor/yönelecek. Bu da TL’nin daha fazla değer kaybetmesine neden olacak bir unsur olarak karşımızda duruyor.    

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.