banner107
banner82

22. Bölük Efsanesi...


Hasan KAHVECİOĞLU

Hasan KAHVECİOĞLU

Okunma 30 Ekim 2018, 15:18

“Çamur Hikmet” her yıl, “22. Bölük”te mücahitlik yapmış olanları bir yemekte buluşturuyor…
Bu yıl; yüzün üzerinde bir katılım oldu…
Salona bir göz gezdirdim… 60’lı yılların Lefkoşa’sını ve bu insanların o günlerdeki “çizgisiz” yüzlerini anımsamaya çalıştım…
Her biriyle çok değerli anılar biriktirmişim… 
Bu insanların bu kente yaptıklarını, yaşamlarının en güzel yıllarını barikatlarda, yollarda, kışlada geçirdiklerini düşününce “hayat”ın “kıvamı”na taktım aklımı…
“Hayat”ı değerli kılan; “yaşanmışlıklar”ın rengi, rafinesi, kıvamı değil mi?
Salondaki yüz “mücahit”in en gençlerinden biri olduğumu fark edince, topluca birlikte yaş almanın bile ne kadar “tatlı” olduğunu duyumsadım…
Ama hepsinden önemlisi; insanın yaşadığı “kent”le kurduğu “bağ”dır diye düşünüyorum…
Sanki; Lefkoşa’yı birileri bize “emanet” etmiş de, biz de bu “emanet”e gözümüz gibi bakmış ve bizden sonrakilere hasarsız, kırıp dökmeden devretmişiz gibi geldi bana…
Hasan Tahsin’i, Deli Mustafa Dayı’yı, İskemleci Hüseyin Dayı’yı, Sami Çavuş’u, Kemal Şeker’i, Kambur Nevzat Dayı’yı, Betoncu Mahmut’u, Kemal Bıyıklı’yı, Cemal Şahvelet Dayı’yı, Çavuş Oğuz Hoca’yı, Demirci Nazım Sami’yi bir anda bir “manga” içinde yürürken kurguladım…
Kıyafetler geldi aklıma… Mücahitlerin, kendi evlerinde ütüleyip giydiği, söküğünü hanımlarına diktirdiği üniformalar…
Arasta geldi aklıma… Regina sokağı geldi… “Amanın bahça” geldi… Bambino’nun evi geldi… Tanti’nin Hamamı geldi…
Lokmacı’dan ta Mağusa kapısına kadar tüm Yeşilhat boyunca uyukladığım geceler geldi…
Kış gecelerinde içimizi ısıtan Yorgacis lakaplı yaşlı amcanın “salep”leri geldi…
Üzerine ekelediği “bahar”ın kokusu geldi burnuma…
Mağusa kapısında yüksek venedik surları üzerinde, ara bölgeyi tarayan kocaman sarı spot ışıklar geldi…
Bu “kent”e bu insanların neler kattığına taktım aklımı…
Siddigaba’nın bölük mutfağında pişirdiği köftelerin kokusu geldi burnuma…
Yeşil Gazino’daki dev akvaryumlu balık odasında geçirdiğim huzur dolu dinlenme anları geldi…
Raif Denktaş’la Lenin üzerine yaptığımız sohbetler geldi aklıma, bana hediye ettiği kitaplara yazdığı “Yoldaşım Hasan Emin’e…” ifadesinin sıcaklığı geldi…
Lefke Hanı’nı, oradaki Sabır Lokantası’nı düşündüm bir ara…
Upuzun bir içki masası kurulmuştu bir akşam… Bölüğün TC’li Komutanı masanın başına oturmuştu… 
Ben de “Bambino” barikatında nöbetteydim o akşam…
“Komutan seni emrediyor” dediler, apar topar barikattan alıp karşısına diktiler…
Upuzun içki masasının karşısında durdum. Selâm çaktım, “Emredin Komutanım” dedim…
“Lan Komonist” dedi Komutan… “Oku bakalım, Nazım’dan bir şiir…”
Korktum tabii… Elim ayağım titremeye başladı…
Nazım’ın yasaklı olduğu yıllardı… Şiirini okumak, kitaplarını bulundurmak “suç” teşkil ederdi…
“Dört nala uzanıp Uzak Asya’dan…
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan…”
diyerek başladım Nazım’ın “Hasret” şiirini okumaya…
Bardağını kaldırdı Komutan, Nazım’ın şerefine içkisini yudumladı…
Nazım’ın şiirini katlettim, içki masasında meze yaptım diye, kendi kendimi yitip bitirmiştim yıllar boyunca o delikanlı aklımla…
Uzun zaman sonra, Moskova’da Nazım’ın mezarına bir kırmızı karanfil bırakırken, “affet beni” demiştim Büyük Usta’ya…
Arasta’daki bölükte duvara birileri “Komonist Hasan Emin” diye yazmıştı kocaman harflerle…
22. Bölük Buluşması’nda, masalarda dolanıp durdum… Tamamına yakını benden yaşlı olan bu insanların en çok da 16 yaşında bir çocuğu “kucaklamaları” etkiledi beni…
Lefkoşa’ya “şeher” dediğimiz yıllardı…
Herkesin “lakap”la anıldığı, kimsenin o yıllarda kimseye “abi” diye hitap etmediği yıllardı…
Gece nöbetleri düştü aklıma…
Tam 12 tane nöbet tutulan barikat vardı… Hangi mücahitin hangi barikata gideceği “kura” ile saptanırdı…
O günlerde bu “şeffaf” ve “demokratik” yöntemin mücahitlikte uygulanması ne kadar güzeldi… 
Korkularım ve şansızlıklarım geldi o akşam aklıma…
Nöbete giderken, kura torbasına elimi her soktuğumda “Amanın Bahça”yı çekiyordum…
En çok korktuğum, ürktüğüm nöbet yeriydı orası… Ama (Kör) bir yaşlı adamın evine giriyor, bahçesinin içinde nöbet tutuyorduk…
Rum mevzisi, bahçenin dibindeki bir evin balkonundaydı…
Gözümü oradan ayıramıyor, titreye titreye “düşman”ı kolluyordum… Azap vericiydi…
Kurayı çektiren Çavuşları, Onbaşıları anımsadım… Çoğu ölmüştü, o akşam bizimle olanlar vardı… 
Aramızdaki “dostluk” ve “kardeşlik” bağlarını, dayanışma duygusunun “gücünü” anlamaya çalıştım…
Bölükte kimseye “kırgın” olmadığımı, herkesle harika “anılar” biriktirdiğimi fark ettiğimde, bu kentin, bu toplumun, bu insanların içinde “biri” olmanın hazzını yaşadım…
İnsan; yaşadığı “kent”ten, çevreden “aldıkları”yla bir bütündür… 22. Bölük’te elinde silah yıllarca bu kentin daracık sokaklarında uykusuz geceler geçiren bu insanlara büyük hayranlık duydum…
“Şeher”e çok şey kattıklarına, bu kenti güzelleştirdiklerine inanıyorum…
Elimde olsa her birine “Lefkoşa Madalyası” takardım…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.